CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'ın 6 Ağustos 2023 tarihli raporu şöyle:
TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ
SICAK GÜNDEM
Yeni ekonomi yönetiminin uygulamaları, kurlardaki olağanüstü yükselişle ülkenin önde gelen köklü şirketlerini yabancı tekeller için ‘sudan ucuz’ hale getirdi. Bakan Şimşek, ekonomik bağımsızlığa dönük riskleri gizlemeye çalışıyor.
İktidar, kangrene dönüşen mevsimlik işçi trajedisine ve katliama dönüşen kazalara duyarsız kalıyor. Gezici mevsimlik tarım işçiliği ile yaşamını sürdürmeye çalışan işçi sayısı 1 milyona yaklaştı!
İÇ POLİTİKA
Küresel sermayeye güvence vermek için çırpınan iktidar, halkı yoksullaştırarak elde ettiği kaynakları, bu kesimlere teminat gösterip güven sağlamaya çalışıyor.
6 milyona ulaşan kamu çalışanları ve memur emeklilerini kapsayacak Toplu Sözleşme görüşmeleri başladı. Kamu-Sen ve KESK’in söz hakkı olmadığı gibi, iktidar yanlısı MEMUR-SEN, 6 milyon kişinin kaderini belirleyecek!
EKONOMİ
TL’nin değer kaybetmesi, yüksek enflasyonla alım gücünün hızla erimesi kitlesel yoksullaşmayı yaygınlaştırırken, bankalardaki milyoner hesap sayısı rekor düzeyde artıyor!
Hazine ve Maliye Bakanı 2024 ortasında enflasyonun düşmeye başlayacağını söylerken, görevi devraldığı Nureddin Nebati gibi ‘baz etkisine’ güveniyor!
Parasal sıkılaştırmanın faturası, kredi kartıyla veya karttan nakit çekerek yaşamını idame ettiren dar gelirli, ücretli ve krediyle ayakta duran küçük esnafa kesildi. İktidar, geniş kitleleri icraya ve açlığa sürüklüyor!
TARIM
Zeytinyağında 3 aylık ihracat yasağıyla fiyatları kontrol altına almayı planlayan iktidar, zeytinliklerin kesilerek madene, inşaata ve betona kurban edilmesine dönük çağrıları duymazlıktan geliyor!
DIŞ POLİTİKA
Batı Afrika’da son bir yılda Mali ve Burkina Faso’da gerçekleşen askeri darbelere Nijer de eklendi. ABD ve Fransa, batı yanlısı batı Afrika ülkeleri üzerinden askeri müdahale ve vekalet savaşı planlıyor!
Rusya Devlet Başkanı Putin ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki telefon görüşmesinden sonra yapılan resmi açıklamalardan Putin’in mesafeli duruşunu sürdürdüğü anlaşılıyor!
Yeni ekonomi yönetiminin uygulamaları, kurlardaki olağanüstü yükselişle ülkenin önde gelen köklü şirketlerini yabancı tekeller için ‘sudan ucuz’ hale getirdi. Ülkemizin kritik sektörlerinin yabancı kontrolüne geçmesiyle ekonomik bağımsızlığa dönük olası riskler göz ardı ediliyor!
Borsa İstanbul’da (BİST) her gün endeksin yeni rekorlar kırması ve yabancı alıcıların yeniden borsaya girerek TL’deki erimeyle değer yitiren Türk şirketlerinin hisselerini almaya hız vermesi dikkat çekiyor. Kısa süre öncesine kadar adeta kaçarcasına Türkiye’den çıkan yabancı portföy yatırımcıları son birkaç haftada yaklaşık 2 milyar dolarlık hisse alımı yaptı. Bunda dolar/TL’nin 27, euro/TL’nin 30’u aşması ve önde gelen holding, şirket, banka hisselerinin yabancılar için ‘çerez parasına’ dönüşmesi önemli etken.
BIST’teki spekülatif yükseliş sürerken, ülkemizin önde gelen köklü lojistik şirketleri art arda yabancılar tarafından satın alınmaya başlandı. Pandemi sonrası küresel tedarik zincirinde en stratejik sektörlerden birisi haline lojistikte, kara-deniz-hava taşımacılığında Türk şirketleri kritik öneme sahip. Gerek ülkemizin coğrafi konumu gerekse Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle bu önem daha da arttı. Avrupa’nın en büyük, dünyanın da sayılı karayolu TIR filosuna sahip Türkiye’nin Avrupa ve dünyada 13 merkezde lojistik hizmeti veren köklü taşımacılık şirketlerinden birisinin tüm hisselerini geçen hafta Danimarka’nın küresel lojistik şirketi DFDS satın aldı. Yine kara ve deniz taşımacılığı, konteyner ve depolama, liman işletmeciliği alanında Türkiye’nin en köklü şirketlerinden birisinin de tamamı Rekabet Kurulu’nun onayladığı satışla Singapur’un küresel lojistik şirketi PSA Group’a geçti. Türkiye’nin küresel kargo taşımacılığı alanında dünya çapında hizmet veren, kendi kargo uçakları filosuna sahip olan büyük bir kargo şirketimizin tamamını Almanya’nın küresel kargo ve e-ticaret şirketi DHL satın aldı. Bunun yanında en büyük ve köklü özel bankalardan birisinin önemli bir hissesi geçen hafta yabancılara satıldı. Ekonominin can damarı, yurtiçi-yurt dışı tedarikte hayati önemdeki lojistik şirketlerinin el değiştirmesi, yabancıların Türk lojistik sektöründe hakim konuma gelmelerinin yolunu açarken, hizmetler ve ticaret sektöründe de geniş çaplı satın almalar söz konusu. 3 milyar euroyu aşan yatırımlarla çok sayıda AVM’yi işletmeye alan bir yatırım grubu, 9 AVM’yi birden 1 milyar euroya Almanya’daki bir gruba satıyor. AVM’lerin üçte bir fiyatına satışı, kur artışıyla değersizleşen TL sonucunda Türkiye’nin varlıklarının yabancılar için nasıl ‘kelepire dönüştüğünü’ gösteriyor. Bakan Şimşek; Türk şirketleri, bankaları, ticaret ve iş merkezlerinin yabancılarca kapışılarak ucuza kapatılmasını ‘Ekonomi politikalarına güven’ olarak nitelendirirken, ekonomik bağımsızlığa dönük riskleri gizlemeye çalışıyor.
İktidara yakın bir müteahhide davet usulüyle verilen Mersin-Adana-Gaziantep Hızlı Tren Demiryolu Projesine İngiliz Eximbank’ın sağladığı ı 680 milyon sterlin (878 milyon dolar) krediyi ‘güven sinyali’ diye sunan Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, İngiliz bankasının kredi karşılığında adeta kapitülasyon dayatırcasına; demiryolunda kullanılacak tüm malzeme, teçhizat ve mekanik parçaların İngiltere’den satın alınmasını şart koştuğunu söylemiyor!
Bir hafta önce Afyonkarahisar’da, geçen hafta sonu Bursa’da ve Giresun’da mevsimlik işçileri taşıyan araçların devrilmesiyle 16 kişi öldü, yaklaşık 50 kişi yaralandı. İktidar, mevsimlik işçilerin ucuz ve güvencesiz işgücü olarak kamyon veya kamyonet kasalarında, insanlık dışı koşullarda taşınmasına ve çalıştırılmasına göz yumuyor!
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2023 yılı projeksiyonuna göre, ‘gezici mevsimlik tarım işçiliği’ ile yaşamını sürdürmeye çalışan işçi sayısı 1 milyon dolayında.
*Asgari dört kişilik bir aile olarak varsayıldığında 4 milyona ulaşan bu sayı, mevsimlik işçilerin kalabalık ailelerden oluştuğu, en küçük çocuktan akrabalara, anne babaya kadar tüm ailenin çalışmak için başka illere, bölgelere göç ettiği dikkate alındığında bu sayı daha da artıyor.
Özellikle son yıllarda artan kaçak göçmenlerin yanı sıra, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizden binlerce aile geçimlerini Karadeniz, Ege, Marmara, Çukurova bölgelerine mevsimlik işçi olarak göç edip, çadırlarda, insanlık dışı koşullarda boğaz tokluğuna çalışarak sürdürmeye çalışıyor. Canlı hayvanların nakledildiği kamyon-kamyonet kasaları, mevsimlik işçilerin çalışacakları tarlalara, bahçelere götürülmesinde yaygın şekilde kullanılıyor.
*Bu gayri insani tabloda adeta et etin üstünde kamyon-kamyonet kasalarında taşınan işçiler, yeri geldiğinde 15 kişilik bir minibüse 40-50 kişi doldurularak çalışacakları alanlara götürülüyor.
Bir hafta önce Afyonkarahisar’da mevsimlik işçileri kasasında taşıyan aracın devrilmesiyle 11 kişi hayatını kaybederken 30 kişi yaralandı. Bursa-Karacabey’de kasasında mevsimlik işçileri taşıyan kamyonet devrilince 3 işçi öldü, 11 işçi ağır yaralandı. Kamyonetin sürücüsü Suriye uyruklu idi. Ölen ve yararlanan işçiler içinde de Türk olanların yanında Suriye ve Afgan uyruklu olanlar vardı. Giresun’da ise fındık toplamaya giden mevsimlik işçilerin adeta ağzına kadar doldurulduğu minibüsün yaptığı kazada 1 kişi öldü, 16 kişi yaralandı.
İktidar her yıl kanayan yaraya, kangrene dönüşen mevsimlik işçi trajedisine ve katliama dönüşen kazalara, insanlıkla bağdaşmayan şekilde kasalarda balık istifi taşınan insanların içinde bulunduğu bu duruma duyarsız. Çok düşük yevmiyelerle boğaz tokluğuna, sosyal güvenceden yoksun ve adeta köle düzeninde çalıştırılan bu insanlar, tarla-bahçe yolunda yaşamlarını yitiriyorlar.
*TÜİK verileriyle 2022 yılında 197 bin olumlu kazanın büyük bölümü mevsimlik tarım işçilerini taşıyan ve insan taşımacılığında kullanılmaması gereken kamyon, kamyonetlerin karıştığı kazalar.
Ucuz ve güvencesiz iş gücü nü n istismarı 21 yıldır adeta iktidarın resmi kayıt dışı istihdam politikasına dönüştü. Mevsimlik tarım işçisi sömürüsü ne, insanlık dışı koşullarda çalıştırılmasına, kamyon-kamyonet kasalarında taşınarak can vermesine göz yuman iktidar, bu ağır vebalin ve ihmalin tek sorumlusudur!
Küresel sermayeye güvence vermek için çırpınan iktidar, halkı yoksullaştırarak elde ettiği kaynakları, bu kesimlere teminat gösterip güven sağlamaya çalışıyor. Bu politikalar sonrası bir haneye ayda 5 emekli maaşı girse bile 37 bin 974 TL’lik yoksulluk sınırına ancak ulaşılabiliyor!
İktidar, TOBB, TÜSİAD, MÜSİAD gibi yerli sermaye ve iş dünyası ile toplantılar yaparak kredi taleplerini, şirketleri ve bankaları kurtarma önerilerini dinliyor. Hazine ve Maliye Bakanı ile Merkez Bankası Başkanı, JP Morgan gibi küresel finans temsilcileriyle bir araya gelerek uluslararası finans kapitalin Türkiye’ye borç döviz vermek için öne sürdüğü koşulları not alıyor. Çiftçi, esnaf, işçi, emeklinin temsilcisi TZOB, TESK, DİSK, Türk-İş, TÜED, TTB, vb. kurumların taleplerine ise kulak tıkayarak ülkenin yüzde 90’ını yok sayıyor. Vergilerde artış, ödenmiş vergilerin bir kez daha ödenmesi, tüm mal ve hizmetlere ağır zamlar yapılıp bütçe açığının kapatılması, dövizli dış borçlara ödeme güvencesi verilmesi vb. adımlarla, borç vermesi umulan batılı küresel sermayenin ve Körfez sermayesinin talepleri öncelikle yerine getiriliyor.
AB ve IMF, 2010’da borç krizine giren Yunanistan’a borç vermek için emekli aylıklarının dondurulmasını, adaların ve kamu varlıklarının, kıymetli arazilerin satılmasını şart koşmuştu. Şimdi de iktidar 2010’da Yunanistan’da başta emekliler olmak üzere, işçimemur tüm kesimleri sefaletle baş başa bırakan bu modeli uyguluyor. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, resmi gazetede yayınladığı ilanla büyük bölümü kıyı bölgelerinde, sahillerde, doğal ve ormanlık alanlarda bulunan toplam 30 bin 668 kilometre karelik hazine arazisini yabancı alıcılara da açık olmak üzere satışa çıkarttı. Satışa çıkartılan hazine arazilerinin yüzölçümü Belçika, Arnavutluk, Slovenya, Kuzey Makedonya gibi ülkelerin yüzölçümünden büyük.
Temmuzda kamu çalışanları, memur-işçi-esnaf ve çiftçi emeklilerine yapılan yüzde 25 zam enflasyonun altında tutulurken, en geniş emekli kesimini oluşturan en düşük tutardan aylık alan 10 milyon emekli, dul ve yetimin zamları ise kök aylıklara yansıtılmadığı için sıfır düzeyinde kaldı. Bir anlamda milyonlarca kişinin aylığı 6 ay süreyle, yılbaşına kadar aynı tutarda, 7500 TL’de donduruldu. İktidar Türkiye’ye borç vermesi beklenen küresel sermayedarlar ve Körfez sermayesinin talepleri doğrultusunda attığı adımlarla vergi ve zamlarla yaratılacak kaynağı alacaklılara güvence verirken, bu kaynaklar halkın refahından kesildi. Temmuzda verilen zamlara rağmen milyonlarca kişinin aylık geliri, 4 kişilik ailenin açlık sınırı ve 37 bin 974 TL’ye yükselen yoksulluk sınırının altında tutuldu.
Dört kişilik bir ailede ü ç kişi asgari ücretle çalışıyor olsa bile 38 bin TL’lik yoksulluk sınırını yakalayamıyor. 10 milyon emeklinin en düşük tutardan 7500 TL maaş aldığı göz önünde tutulduğunda, iki emekli maaşı giren bir hane açlık sınırını ancak aşabiliyor. Aynı şekilde bir haneye 5 emekli maaşı girdiğini varsaydığımızda bile 38 bin TL’lik yoksulluk sınırını ancak yakalanabiliyor ya da bir miktar aşabiliyor. Temmuzda 8077 TL seyyanen zamla 22 bin TL’ye çıkartılan en düşük memur maaşı dahi yoksulluk sınırının 16 bin TL altında kaldı!
6 milyona ulaşan kamu çalışanları ve memur emeklilerini kapsayacak Toplu Sözleşme görüşmelerinin ağustos sonuna kadar sonlandırılması koşulu, sürecin hakem kurulu kararıyla ve iktidarın öngördüğü zamla sonuçlandırılacağını gösteriyor. KamuSen ve KESK’in söz hakkı olmadığı gibi, iktidarın sözünden çıkmayan MEMUR-SEN, 1 milyon üyesi olmasına karşın 6 milyon kişinin kaderini belirleyecek!
Kamuda çalışan memurlar ile memur emeklilerini kapsayacak 2024-2025 dönemi Toplu Sözleşme görüşmelerinde ortaya çıkan görüntü, sürecin iktidar ne verirse onunla yetinilecek şekilde ve iktidar ağırlıklı Hakem Kurulu kararıyla sonuçlanacağını gösterdi. Sayıları 3,7 milyon olan kamu görevlisi memurlar ve 2,5 milyon dolayındaki memur emeklileri olmak üzere 6 milyon kişinin gelecek 2 yıldaki maaş ve yaşam koşullarını belirleyecek müzakerelerde üç memur sendikaları konfederasyonu masada yer almasına karşın, 1 milyon üyeli iktidar kontrolündeki Memur-Sen en çok üyeye sahip olduğu için son sözü söyleyecek.
Masadaki diğer iki memur sendikaları konfederasyonu Kamu-Sen ve KESK’in konumu sembolik. Söz ve imza hakları yok. Memur-Sen, müzakereler öncesi taleplerini Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanına iletirken 2024’te ilk 3 ay için yüzde 10'u refah payı olmak üzere yüzde 35, ikinci 3 ay için yüzde 10, üçüncü 3 ay için yüzde 15, dördüncü 3 ay içinse yüzde 10 zam istiyor. Ayrıca aylık 7 bin 650 lira kira desteği ve çalışmayan eş yardımının da 2 bin lira olması talepler arasında yer alıyor. KESK ve Kamu-Sen ise 6’şar aylık dönemlerde yüzde 40 zam ve yüzde 10 refah payı yanında kapsamlı sosyal haklar talep ettiklerini açıkladılar. İktidar, görüşmelerin ay sonunda tamamlanmasını kararlaştırdı. Sendikayla pazarlık 20 gün sürecek. Anlaşma olmazsa kalan 10 günde süreç hakem heyetine gidecek. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu nihai kararı vererek sözleşmeyi sonuçlandıracak.
4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu’na göre bu pazarlıklar sadece görüşme niteliğinde. Uzlaşmazlık durumunda grev hakkı olmadığı ve hakem kurulu son sözü söylediği için gerçek bir toplu pazarlık ve sözleşme sürecinden söz etmek olanaklı değil. Anayasa Mahkemesi daha önce verdiği bir kararla kamu görevlilerin ekonomik ve sosyal hakları için sendika kararıyla iş bırakması ve greve gitmesini ‘anayasal bir hak’ olarak onayladı. Kamu görevlileri iş bırakabilir, greve gidebilir, ekonomik ve sosyal hakları için toplu eylem de yapabilir. Ancak AYM bunun sendika kararıyla olmasını öngörüyor. Memur-Sen bugüne kadar bir kez bile iktidarın memur ve emeklileri mağdur eden kararlarına karşı bu hakkı kullanmadı.
Kamudaki 3,7 milyon çalışanın 2 milyon 130 bini sendikalı. Bunun da 1 milyon 35 bini Memur-Sen üyesi. Memur-Sen tüm memurların sadece üçte birini temsil ettiği halde tek yetkili ve söz sahibi. 2,5 milyonu aşkın memur emeklisinin hiçbir söz hakkı yok. Geçmiş do nemlerde memurları yüzde 3-4 oranındaki zamlarla mağdur eden Memur-Sen son yasa düzenlemesinde seyyanen zamların kok maaşa yansıtılmasını bile iktidara kabul ettiremedi. Rica-minnet sendikacılığı yapan Memur-Sen ile bu tablodan çıkış görünmüyor!
TL’nin değer kaybetmesi, yüksek enflasyonla alım gücünün hızla erimesi kitlesel yoksullaşmayı yaygınlaştırırken, bankalardaki milyoner hesap sayısı rekor düzeyde artıyor. Bankalarda TL, döviz, altın ve katılım mevduat hesaplarında 1 milyon TL ve üzerinde olanların sayısı 1 milyonu aşarken 11 trilyon TL olan toplam mevduatın yüzde 71’i bu hesaplara ait.
Enflasyon karşısında 200 TL’lik en yüksek banknotun alım gücü 20 adet simit düzeyine inerken, zamlarla artan fiyatların yer aldığı etiketlerdeki rakamlar TL’nin hızla değersizleştiğini gösteriyor. 11 bin 500 TL asgari ücretle çalışan bir işçi aylığını aldığında cüzdanında 57 adet 200 TL ve 1 adet 100 TL için yer olması gerekiyor. Bu tablo iktidarın çok övündüğü ‘liradan 6 sıfır atma’ dönemine geri dönüşü somutlaştırırken, şimdilik daha yüksek rakamlı banknot çıkartmaya direnmeye çalışan iktidar ve ekonomi yönetimi, fiyat etiketlerinin üç haneli rakamlara çıkması karşısında çaresizliği yaşıyor.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) ile Türkiye Bankalar Birliği’nin (TBB) banka-mevduat istatistiklerine göre; bankalarda haziran sonu itibarıyla TL, döviz, kıymetli maden (altın) cinsinden ve faizsiz katılım mevduat hesaplarının toplam sayısı 161 milyon 224 bin 759 olurken, 1 milyon TL ve üzerinde para-döviz-altın vb. mevduat bulunan hesapların sayısı 1 milyon 145 bin 765’e ulaştı. Milyoner hesaplar, yılbaşına göre 6 ayda 295 bin, geçen yılın aynı ayına göre ise 473 bin 751 arttı. Bankalardaki toplam 161 milyon hesabın yüzde 0,71’i milyoner hesaplardan oluşurken, bu hesaplardaki TL, döviz, altın, katılım vb. mevduat tutarı toplam mevduatın yüzde 71,5’i. Diğer deyişle haziran sonunda 11 trilyon 650 milyar TL olan bankalardaki toplam mevduatın 8 trilyon 328 milyarı 1 milyon 145 bin hesapta yatıyor. Bir kişinin birden fazla hesabı olduğu, ayrı ayrı TL, döviz, altın ve katılım hesaplarının bulunduğu düşünüldüğünde toplam mevduatın yüzde 71,5’una sahip gerçek veya tüzel kişi sayısının daha az olduğu söylenebilir. Milyon TL ve üzerindeki hesapların 1 milyon 15 bini yurt içi yerleşiklere, 130 bin 60’ı ise yurt dışı yerleşiklere ait. Milyoner hesaplardaki paranın 3,5 trilyonu gerçek kişilere, 3,7 trilyonu tüzel kişi ticari şirket ve işletmelere, holdinglere, 418 milyar TL’si ise kamu ve resmi kuruluşlara ait. Yurt dışı yerleşik gerçek ve tüzel kişilere ait milyoner hesaplarında yatan tutar ise 694,5 milyar TL. Artık standart bir otomobil 1 milyon TL’nin üzerinde. Aylık kiralar 15-20 bin TL. Mütevazı bir daireyi 4-5 milyona satın alanın 200 TL’lik 25 bin banknotu çuvala koyması gerekiyor. Milyoner hesaplardaki artışa karşılık, bu hesap sahipleri içinde 8 trilyonluk tutarın büyük kısmı muhtemelen son dönemde rant, döviz, gayrimenkul, borsa, Kur Korumalı Mevduat, altın ve kamu ihaleleriyle zenginleşerek servetini katlayan daha dar bir kesime ait.
Uygulanan ekonomi politikalarının yarattığı yüksek enflasyona endeksli bol sıfırlı rakamsal büyüme, değersizleşen TL ile milyonluk hesapların sayısını artırırken ‘milyoner enflasyonunu’ da beraberinde getiriyor. Milyonluk hesaplardaki bu artış, gelir dağılımındaki çarpıklığın ve adaletsizliğin ulaştığı boyutun ve olası toplumsal-sosyal patlama riskinin somut bir göstergesidir!
Enflasyonun temmuzda yeniden yükselme eğilimine girmesiyle 2021 Eylül’ünde başlayan ve Ekim 2022’de yüzde 85,5 enflasyonla zirve yapılan sürece geri dönüldü. Hazine ve Maliye Bakanı 2024 ortasında enflasyonun düşmeye başlayacağını söylerken, görevi devraldığı Nureddin Nebati gibi ‘baz etkisine’ güveniyor.
Temmuzda tüketici enflasyonu aylık yüzde 9,49 arttı, yıllık enflasyon ise yüzde 47,83’e yükseldi. KDV, ÖTV, MTV vergi artışları, akaryakıt zamları ile yükselişe geçen enflasyon ulaştırmada yüzde 17,75, lokanta ve otellerde yüzde 11,9, alkollü içecekler ve tütün mamullerinde yüzde 11,2, sağlıkta yüzde 13,6 oranıyla aylık TÜFE artışının üstüne çıktı.
Lokanta ve otellerde yıllık artış yüzde 82,6, sağlıkta yüzde 76, gıdada yüzde 60 oldu. Beklentiler temmuzda çift haneli ve en az yüzde 10-11 düzeyinde bir enflasyon artışı idi. Burada da TÜİK iktidarın seçimde 1 ay bedava doğalgaz ve ardından diğer aylarda indirimli fatura vaadini hesaplamada öne çıkartarak doğalgazın endeksteki ağırlığını sıfırladı. Bu hesap oyunuyla aylık TÜFE olması gerekenden en az 2 puan düşük açıklandı. Temmuz sonunda 7 aylık enflasyon yüzde 31,14'e ulaştı. Oysa iktidar temmuzda TÜİK’in yüzde 19,77 olarak açıkladığı 6 aylık enflasyon ve refah payı kandırmacasıyla emekli maaşlarına yüzde 25 zam yaptı. Temmuz başı ve temmuz sonu rakamlarıyla milyonlarca emekli enflasyonun altında zamla aldatıldı. Yüzde 25’lik zam 30 günde yüzde 15’e indi.
Merkez Bankası’nın (MB) bir hafta önce yüzde 22’den yüzde 58’e çıkarttığı yılsonu enflasyon hedefi açıklanan temmuz verisiyle bir haftada geçersiz hale geldi. Yüzde 47’ye yükselen yıllık TÜFE’nin yılsonunda 58 olması için kalan 5 ayda aylık artışın yüzde 2’yi aşmaması gerekiyor. Oysa vergi artışları ve akaryakıt zamlarının zincirleme etkisi devam edecek. Ağustos başından itibaren toplu taşıma, taksi ücretlerine yüzde 50-68 arası oranlarda zam yapıldı. İlaçta yüzde 35 fiyat artışına gidildi. Dolayısıyla ağustos ve izleyen aylarda aylık TÜFE artışı yüzde 4-5’in altına inmeyecek. Bu da yılsonunda en az yüzde 6570 arası bir yıllık enflasyon demek.
İktidarın 2021 eylülünde faiz indirimleriyle geçtiği Türkiye Ekonomi Modeli ile kur ve enflasyon patlama yaptı. 2022 Aralık ve ocak ayında yüzde 11 ve 13 oranında aylık artışlar yaşandı. Ekim 2022’de yıllık enflasyon yüzde 85,5 ile rekor kırdı. Şimdi yeniden 2021 Eylül’ündeki kur ve enflasyon patlamasına geri dönüldü. MB Başkanı ‘enflasyonun aralıkta pik yapacağını 2024 başından itibaren düşüşe geçeceğini, 2025 sonrası istikrar geleceğini’ söylerken, Hazine ve Maliye Bakanı ise sanki daha önce yönetimde başka bir iktidar varmış gibi ‘enflasyonun 2024 ortasından itibaren düşüşe geçeceğini, orta vadede tek haneye ineceğini’ söylüyor. Ekonomi yönetiminde iki tepe ismin söylediği birbirini tutmuyor.
Daha önce eski Bakan Nureddin Nebati bu yılbaşından itibaren enflasyonun dü şeçegini söylerken, ‘baz etkisine’ güveniyordu. Nitekim baz etkisiyle aylık enflasyon inişe geçmişti. Şimdi de temmuzda çift haneye yaklaşan, yılsonunda yüzde 60-70’e ulaşacak enflasyon 2024 haziran-temmuzda yine ‘baz etkisiyle’ gerilemeye başlayınca, aynı senaryo tekrarlanacak ve iktidar ‘enflasyonu düşürdük’ diye övünecek. Ekonomik ve sosyal yıkım kararlarının ağır bedeli halka ödetilecek!
Parasal sıkılaştırmanın faturası, kredi kartıyla veya karttan nakit çekerek yaşamını idame ettiren dar gelirli, ücretli ve krediyle ayakta duran küçük esnafa kesildi. Milyonlarca kişiyi krediye ve kredi kartına muhtaç eden iktidar, şimdi bu imkânı yok ederek geniş kitleleri icraya ve açlığa sürüklüyor!
Her seçim öncesi kredi kampanyalarıyla herkesi borçlandıran iktidar, ‘parasal sıkılaştırma’ gerekçesiyle peş peşe açıkladığı kararlarla işletmeleri kapılarına kilit vurma, küçük esnafı kepenk indirme, dar gelirli ücretli milyonları ise açlık, icra-haciz arasında tercih noktasına getirdi. Merkez Bankası (MB) ve BDDK tarafından alınan kararlarla devreye sokulan parasal sıkılaştırma kararları çerçevesinde esnaf destek kredisinin limiti 500 bin TL’den 250 bin TL’ye düşürülürken, kredi faizi ise 5 puan birden artırılarak yüzde 7,5’tan 12,5’a yükseltildi. Kredi başvurusu dosyasını vererek 500 bin TL krediyi bekleyen esnafı mağdur eden bu kararla, küçük esnaf kepenk indirme noktasına geldi. KOBİ kredilerine getirilen benzer uygulamayla düşürülen kredi limitleri ve artırılan faizler sonrasında sadece tekstil sektöründe 400’den fazla işyerinin kapandı, 116 bin tekstil işçisi işsiz kaldı.
Vergi ve zamların, bütçe açığını kapatmanın tüm yükünü milli gelirden aldıkları pay her gün azalan, her gün yoksullaşan geniş kesimlerin üstüne yıkan iktidarın son kararları, müteahhitleri de batma noktasına getirdi. Türkiye Müteahhitler Birliği (TMB) kamuya iş yapan müteahhitlerin hak edişlerinin ödenmediğini, bekleyen hak edişlerin kur artışı ve enflasyonla eridiğini, vergi ve zamlarla yükselen girdi ve işçilik maliyetlerinin altından kalkılamaz hale geldiğini açıkladı. Konut kredisi faiz artışının inşaat ve satışları durdurduğu, konut müteahhitlerinin iflas noktasına geldiği kaydedildi. TMB enflasyon ve kur farkı ödenmesini, mali sicil affı getirilmesini istedi.
Ticari kredi faizlerinin yüzde 60’a dayanması ve parasal sıkılaştırmayla krediye erişimin zorlaştırılması sonrasında reel sektör, sanayi odaları ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ekonomi yönetimiyle acil toplantı istedi. Krediye erişimin sıkılaştırılmasının ekonominin çarklarını durduracağı dile getirildi. Ancak sonbahardan önce bunun mümkün olmadığı karşılığı verildi.
Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) ‘Zombi Şirketler’ raporunda gerçekte iflas etmiş, ancak siyasi destek ve kredilerle yüzdürülen zombi şirketlerin oranı açısından Türkiye, yüzde 13 ile dünyada ilk sırada. İktidar kendisine yakın zordaki şirketleri kamu bankalarının kredileriyle ayakta tutarken, bu şirketlerin geri ödemediği krediler içinse yasal takip yerine yeni kredi, yapılandırma, borç silmeye gidiyor. Küçük esnaf, KOBİ’ler, ihtiyaç kredisi ve kart borcu olan milyonlar ise ceza faizleri ve icrayla tehdit ediliyor.
BDDK, sonuçlarını hesaplanmadan kredi kartı faizlerini aylık yüzde 3’e yaklaştırıp, kredi kartına taksit, nakit çekim, kredi kartıyla fatura, kira vb. o demelerini kart limitinin yüzde 25’i ile sınırlandırdı. Milyonlarca dar gelirli, ücretliyi darboğaza sürükleyen, kart borcunu ödeyemez hale getiren bu kararın ardından yasal takip, icra ve hacizlerde patlama yaşanması kaçınılmaz go rü nü yor!
İktidar, zeytinyağının litresi 200 TL’nin üzerine çıkınca üreticilerin çağrılarına kulak vermek zorunda kaldı ve üç ay süreyle zeytinyağı ihracatı yasaklandı. Zeytinlikleri keserek maden ve inşaata açan iktidar, düşen zeytin üretimi ve azalan rekoltesiyle olağanüstü artan fiyatlar karşısında üreticiyi, imalatçıyı ve marketleri suçluyor!
Memurlara maaş zammı bahanesiyle temmuzda TBMM’den geçirilen torba yasaya vergi artışlarını da ilave eden iktidar, son anda verilen bir önergeyle deprem bölgesinde ormanların ve zeytinliklerin kesilerek konut inşaatına açılmasını yürürlüğe koydu. Akbelen’de linyit madeni açmak için orman ve zeytinlik katliamı sürerken, Hatay Dikmece’de TOKİ tarafından konut inşa edilmek üzere bölgede köylülere ait asırlık zeytinlikler, jandarma nezaretinde kesilmeye başlandı. Geçim kaynağı olan zeytinliklerinin kesilmesine direnen köylüler; coplandı, gözaltına alındı ve tutuklandı.
Asıl çarpıcı olan Hatay-Dikmece’de yapılacak TOKİ konutlarının ihalesi seçim öncesi nisan ayında yapılmış. O tarihte bu torba yasa yok ve zeytinliklerin kesilmesi, inşaata açılması söz konusu değil. Seçim sonrası alelacele çıkartılan torba yasa ve ardından CB kararıyla alınan ‘acil kamulaştırma’ kararlarıyla köylülerin zeytinlikleri kamulaştırılıp ihaleyi alan iktidar müteahhitleri için inşaata açılıyor.
Daha önce sekiz kez Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen zeytinliklerin kesilerek maden işletmelerine açılmasını öngören yasa değişikliği dokuzuncu kez çıkartıldı. Bölgedeki en büyük zeytin ve zeytinyağı üreticilerinden Türkiye’de zeytinlikler kesilip yok edildikçe üretim ve rekolte düşüyor. Üretici yoksullaşıyor, zeytin ve zeytinyağı fiyatları artıyor. Buna karşılık Suriye iç savaşa rağmen zeytinlikleri genişletip büyütürken, son dönemde zeytin ağacı dikimine hız veren Ürdün ve Lübnan en büyük zeytinyağı ihracatçıları arasına girdi.
Türkiye’de zeytinlikleri katletme yasaları peş peşe çıkartıldıktan sonra zeytin ve zeytinyağı üretimi düştü. Zeytin ve zeytinyağı üreticileri haftalardır üretim yetersizliğiyle fiyatların artacağını dile getirerek zeytinyağı ihracatına yasak getirilmesini istiyorlardı. Tarım Kredi ucuzluk marketlerinde bile bir litre zeytinyağının fiyatı 199-279 TL arasına yükselince iktidar geri adım atmak zorunda kaldı. Ticaret Bakanlığı, 1 Ağustos’tan geçerli olmak üzere 31 Ekim'e kadar üç ay süreyle dökme zeytinyağı ihracatının yasaklandığını bildirdi. Kuraklık nedeniyle Akdeniz havzasının diğer zeytin ve zeytinyağı üreticileri İspanya, İtalya ve Fransa’da da üretim düşüşleri söz konusu olunca bu ülkeler Lübnan ve Ürdün’ün yanı sıra Türkiye’nin de elindeki tüm zeytinyağını almaya giriştiler. İhracat nedeniyle iç pazara verilen zeytinyağı miktarı hızla azaldı ve zeytinyağının litresi 200-300 TL’ye kadar çıktı.
Şimdi 3 aylık ihracat yasağıyla fiyatları kontrol altına almayı planlayan iktidar, zeytinliklerin kesilerek madene, inşaata ve betona kurban edilmesine do nü k çağrıları duymazlıktan geliyor. Zeytinlikler bu hızla kesilerek yok edilmeye devam edildikçe bir süre sonra ette, buğdayda, samanda olduğu gibi tüm dünyaya bu topraklardan yayılan zeytin ve zeytinyağında da ithalatçı konumuna geleceğiz!
Batı Afrika’da son bir yılda Mali ve Burkina Faso’da gerçekleşen askeri darbelere Nijer de eklendi. Başta altın, uranyum, petrol olmak üzere zengin doğal kaynaklara sahip bu ülkelerdeki yeni yönetimler Rusya ve Çin ile yakın. ABD ve Fransa, batı yanlısı diğer batı Afrika ülkeleri üzerinden askeri müdahale ve vekalet savaşı planlıyor!
Fransa, eski sömürge ülkelerini peş peşe kaybediyor. Başa geçen yeni darbe yönetimleri, anti-emperyalist mesajlarla Fransa ve diğer batılı ülkeleri kovacaklarını ilan ediyor. Nijer’de ilk kez seçimle göreve gelen Fransa ve batı yanlısı Cumhurbaşkanı Muhammed Bazum 26 Temmuz’daki darbeyle tecritte tutuluyor. Gösterilerde Rusya bayrakları ve Putin resimleri taşınması, Rus paralı asker örgütü Wagner’in bu bölgede uzun süredir etkin olmasının, Boko Haram ve IŞİD gibi radikal İslamcı terör örgütlerinin saldırılarına karşı bu ülkelerin ordularına eğitim, silah, destek vermesinin yansıması. Darbenin hemen öncesinde Putin’in ev sahipliğinde yapılan Rusya-Afrika Zirvesi’ne çok sayıda Afrika ülkesinin devlet başkanlarının katılması, Rusya’nın Afrika’ya karşılıksız tahıl desteği politikası, kıtada artan etkinliğinin göstergesi.
Nijer’deki Fransa-Batı karşıtı askeri yönetime Mali ve Burkina Faso’nun yanı sıra Cezayir destek verdi. Nijerya, Senegal, Fildişi Sahili gibi bölge ülkeleri devrik Cumhurbaşkanı Bazum’un dönmesi için Nijer’deki askeri yönetime ekonomik yaptırım ve askeri müdahale tehdidinde bulundu. Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu’nun (ECOWAS) başını çeken Nijerya, Senegal ve Fildişi Sahili, Fransa ve ABD ile ortak tavır aldı. Cezayir, olası askeri müdahalede ordusunun Nijer’deki yeni yönetimin yanında olacağını duyurdu.
En büyük uranyum üreticilerinden birisi olan Nijer, Fransa'nın uranyum ihtiyacının yüzde 15'ini karşılıyor. Uranyum, altın, titanyum, magnezyum, gümüş, petrol, demir cevheri vb. stratejik zenginliklere sahip 10 milyon nüfuslu Nijer, yıllardır başta Fransa olmak üzere batılı ülkelerin sömürge politikaları sonucu, aynı zamanda dünyanın en yoksul 7’nci ülkesi. Nijer’deki yeni yönetim Fransa’ya uranyum satmayacağını ilan edince ECOWAS, ABD, AB, Nijer’e tüm mali yardımı kestiklerini, ekonomik yaptırım uygulayacaklarını açıkladı. Yaptırımdan sonuç alınmazsa askeri müdahaleyi gündeme getirdiler. Askeri müdahaleyle savaşın tüm batı Afrika ülkelerine yayılması, giderek 1998-2003 arasındaki Kongo iç savaşı gibi Afrika kıtasının büyük bölümüne sıçraması ihtimal dahilinde. ABD ve Fransa doğrudan müdahale yerine Nijerya ve Senegal’e destek vererek ‘vekalet savaşı’ yürütebilir. Rusya ve Çin’in Nijer-Mali-Burkina Faso-Cezayir ittifakına destek ve Wagner güçleriyle benzer yolla yanıt vermesi beklenebilir. Nijer’den uranyum ve altın alan İran’ın gönüllü savaşçı, silah ve mühimmat desteği için heyet göndermesi önemli bir gelişme.
Türkiye bu ülkelerin tümüyle müteahhitlik, altyapı ihaleleri, Mali, Nijer, Bürkina Faso ve Cezayir’e ANKA ve Bayraktar TB2 İ HA-Sİ HA satışlarıyla ekonomik-savunma-siyasi açıdan yakın ilişkide. Bölgedeki gelişmeler Türkiye’nin Afrika açılımıyla hedeflediği çıkarları olumsuz etkileyebilir. Rusya ve İran’ın Nijer’in yanında yer alması, Çin’in dolaylı destek vermesi gözönündü tutulduğunda Afrika’da başlayacak vekalet savaşlarının kontrolsüz şekilde yayılması gündeme gelebilir.
Rusya Devlet Başkanı Putin ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki telefon görüşmesinden sonra Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, Putin’in Türkiye ziyareti konusunda ‘mutabık kalındığını’ açıkladı. Açıklama, Kremlin’den ‘tekzip’ edildi. Putin’in mesafeli duruşunu sürdürdüğü anlaşılıyor.
14 Mayıs seçimi öncesinde Putin’i Türkiye’ye getirmek için yoğun çaba sarf eden Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan, Akkuyu Nükleer Santralı 1. Ünite bitiş törenine ancak video konferansla katılım sağlayabildi. BOTAŞ’ın doğalgaz ödemelerini 2024’e erteleyerek iktidara seçim kampanyasında 1 ay bedava doğalgaz vaadi için olanak sağlayan Putin, Tahıl Koridoru anlaşmasını 2 ay uzatarak ikinci bir destek vermişti. Seçim sonrası CB Erdoğan’ı ilk tebrik eden lider olan Putin, iktidarın ABD-AB ile yakınlaşma politikasına yönelmesi, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’i Türkiye’de ağırlayarak NATO üyeliğine destek vermesi ve Rusya’nın ‘Nazi terör örgütü’ saydığı Azov (Azak) Taburları komutanlarını iade etmesine resmi açıklamalarla gösterilen tepkinin dışında, CB Erdoğan ile arasına mesafe koydu. İki ayı aşkın süredir telefon görüşmesini kabul etmeyen Putin, 17 Temmuz’da CB Erdoğan’ın tüm çabalarına karşın Tahıl Koridoru Anlaşmasından çekildiğini ilan etti.
Tahıl koridoruyla yapılan buğday satışlarında AB ve Çin’in ardından en büyük payı alan üçüncü ülke olan Türkiye, Rusya’nın anlaşmadan çekilmesiyle ciddi kayıp riskiyle karşı karşıya kaldı. Rusya’yı anlaşmaya döndürmek için ABD, AB ve Birleşmiş Milletler (BM) Türkiye’yi baskılarken, nihayet ısrarlı girişimler sonrası Putin, 2 Ağustos’ta CB Erdoğan ile telefonda görüşmeyi kabul etti. Telefon görüşmesinden sonra İletişim Başkanlığı ‘Görüşmede iki lider Sayın Putin’in Türkiye ziyareti konusunda mutabık kaldı’ açıklamasını yaptı. Kremlin sözcüsü Peskov bu açıklamayı ‘tekzip’ edercesine liderlerin buluşma niyetlerini teyit ettiklerini ancak görüşmenin yeri ve tarihi konusunda mutabakatın söz konusu olmadığını duyurdu. Bu arada normalleşmeye geçiş ve karşılıklı büyükelçi atamalarının ardından 28 Temmuz’da Ankara’ya geleceği açıklanan Mısır Devlet Başkanı Abdulfettah el Sisi’nin ziyareti, son anda Rusya’da yapılan Rusya-Afrika Zirvesi’ne katılacağı gerekçesiyle ‘belirsiz’ bir tarihe ertelendi. Putin bir anlamda Sisi’yi St. Petersburg’daki zirveye davet ederek CB Erdoğan-Sisi buluşmasına taş koydu.
Putin, 22-24 Ağustos’ta Güney Afrika’nın Johannesburg şehrinde yapılacak Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın kurucusu olduğu BRICS liderler zirvesine katılmayacağını belirterek ‘şimdi ülkede kalma zamanı’ demişti. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Ukrayna savaşı nedeniyle Putin’i ‘savaş suçlusu’ ilan ederek hakkında yakalama kararı çıkarttı. BRICS zirvesinin yapılacağı Güney Afrika yönetimi Putin’e zirveye katıldığı takdirde tutuklanmayacağı yönünde güvence vermedi.
İktidar Putin’e Uluslararası Ceza Mahkemesi kararına uyulmayacağı, yakalama olmayacağı güvencesi verse de Rusya Devlet Başkanının ülkesinden ayrılarak, yurt dışına seyahat ederek risk almak istemediği anlaşılıyor. Putin’in Türkiye’ye gelmek yerine Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Moskova ya da Soçi’de buluşmayı tercih edeceği öngörülebilir.