O dönemde askerler, bazı sözde demokrat sivil toplum kuruluşları ve aydın kesimlerin işbirliğiyle yarım yamalak demokrasimiz bir kez daha sarsıldı. Bu kez tanklar sokaklarda yürümüyor, evler basılmıyor, gözaltılar gerçekleşmiyordu; ama medya ve kalemler aracılığıyla toplum üzerindeki baskı hissediliyordu.
Rahmetli Necmettin Erbakan’ın başbakan olduğu dönemde, Milli Güvenlik Kurulu’nun uzun toplantıları sonrası hükümet istifa etmek zorunda kaldı. Bu süreç sadece siyasi kararları değil, milyonlarca insanın hayatını, umutlarını ve güven duygusunu etkiledi.
28 Şubat, özellikle eğitim ve iş hayatında büyük mağduriyetler yarattı:
Üniversite kapılarında başörtüsü sebebiyle geri çevrilen genç kızlar, hayallerini ertelemek zorunda kaldı.
Kamuda çalışan memurlar “irtica” fişlemeleri ile karşılaştı, bazıları işinden edildi.
“İkna odaları” adı verilen mekanlarda gençlerin inançlarına karşı psikolojik baskılar uygulandı.
O dönem toplumsal kutuplaşma derinleşti; medya ve ekranlar hüküm verir hale geldi. “Biz” ve “Onlar” ayrımı, demokratik çoğulculuğun yerini korku ve baskıya bıraktı.
28 Şubat bize şunu öğretti: Demokrasi sadece sandıktan ibaret değildir. Hukukun üstünlüğü, inanç özgürlüğü ve farklı hayat biçimlerine saygı, gerçek demokrasinin temel taşlarıdır. Bu nedenle 28 Şubat, Türkiye için sadece bir tarih değil, hâlâ sızlayan bir yaradır.