Yaklaşık bir yıldır tutuklu bulunan ve hakkındaki suçlamalara karşı ilk kez kapsamlı bir savunma yapan Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat, mahkeme heyetine sunduğu savunmasında hakkındaki iddialara tek tek yanıt verdi.
Sayın Başkan, Değerli Heyet Üyeleri;
Ben, Beşiktaş halkının iradesiyle iki dönem üst üste, her iki seçimde de rekor oylarla seçilerek göreve getirilmiş bir belediye başkanıyım. Fakat gelinen noktada, karşınızda bu iradeyi temsil eden bir siyasetçi olarak değil; bir yılı aşkın süredir özgürlüğünden mahrum bırakılmış bir yurttaş olarak bulunuyorum. Hakkımda, örgüt üyeliği, ihaleye fesat karıştırma, rüşvet ve suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama gibi son derece ağır suçlamalar ileri sürülmektedir.
İfade etmem gerekir ki benim için üzüntü veren husus, esasen Türkiye’nin yakın tarihini iyi etüt etmiş herkesin çok iyi bildiği üzere tümüyle siyasi nitelikte olan bu suçlamaların muhatabı olmak değildir, zira şahsımın cevaplayamayacağı tek bir iddia, hesabını veremeyeceği tek bir kuruş, çürütemeyeceği tek bir iftira yoktur, olamaz. Beni asıl yaralayan ve tarifsiz bir üzüntüye düşüren husus, yıllardır büyük bir özveriyle yürüttüğüm ve başarısı 2024 yılında Beşiktaş halkının sandığa yansıyan büyük teveccühü ile tescillenen belediye başkanlığı görevimin böyle mesnetsiz isnatlarla lekelenmeye çalışılmasıdır. Canımı dişime takarak, ailemden feragat ederek, gecemi gündüzüme katarak hizmet ettiğim Beşiktaş Belediyesinin yaklaşık bir yıldır yalnızca bu iddialarla gündeme getirilmesi, benim için yalnızca bir suçlamadan ibaret değil; en derin bir vicdani yaradır.
Bugün karşınızda duran şahsımın bu sorumluluk bilinci ve görev aşkı ise tesadüflerin değil, yıllara yayılan bir siyasal ve kamusal emeğin sonucudur.
Ben 1982 yılında İstanbul’da doğdum. İlkokul eğitimimi Bahçelievler’de, ortaokul ve lise eğitimimi Bakırköy Ortaokulu ve Bakırköy Lisesi’nde tamamladım. Lisans eğitimimi Sakarya Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümünde bitirdim. Babamın hem SHP hem de Cumhuriyet Halk Partisi bünyesinde yöneticilik yapması ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarında aktif görevler üstlenmesi nedeniyle, çocukluk yıllarımdan itibaren siyasetin ve kamusal sorumluluğun içinde yetiştim. Üniversite yıllarımda ve sonrasında Cumhuriyet Halk Partisi gençlik kollarında yöneticilik yaptım. Vatani görevimi Erzurum’da tamamladıktan sonra sırasıyla ilçe yöneticiliği, ilçe başkanlığı ve il yöneticiliği ile il başkan vekilliği görevlerinde bulundum. 2019 yılından itibaren ise Beşiktaş Belediye Başkanlığı görevini yürütmekteyim.
Ticari hayatım da çocukluk yıllarımdan itibaren ailemin yanında, çalışarak ve üreterek şekillenmiştir. Babam uzun yıllar ticaretle uğraşmış; inşaat, yapı malzemeleri ve restoran işletmeciliği alanlarında faaliyet göstermiş, İstanbul ve Balıkesir’de çok sayıda projeye imza atmıştır. Ben de bu süreçlerin içinde yer alarak, emeğin, alın terinin ve hesap verebilirliğin ne anlama geldiğini erken yaşlarda öğrenmiş bulunmaktayım. Bu birikim, siyasal ve yönetsel hayatımda da şeffaflık ve sorumluluk anlayışımı belirleyen temel unsur olmuştur.
İşte bu sebeplerle, 13 Ocak 2025 tarihinden itibaren tarafıma yaşatılan haksızlıklara ve hukuksuz uygulamalara karşı ilk kez kapsamlı biçimde bugün huzurunuzda yapacağım savunma benim için büyük önem taşımaktadır. Zira 17 Ocak’ta adliyede vermiş olduğum ifade dışında – 9 Ocak 2025’te hakkımda verilen “yedekleme” tutuklamasını saymazsak- bugüne kadar ek bir ifadem alınmamıştır. Oysa o gün tarafıma yöneltilen suç isnadı ile bugün gelinen aşamada karşı karşıya bırakıldığım suçlamalar arasında ciddi ve dikkat çekici farklar bulunmaktadır. Gerçekten hakkımdaki süreç, başlangıçta son derece sınırlı, daha ilk bakışta ne derece temelsiz olduğu anlaşılan iki basit ve bir o kadar da mesnetsiz iddia üzerinden başlatılan bir operasyonla ilerlemiştir. Ben, yargı kurumuna duyduğum saygı gereği tüm bu süreç boyunca sustum; kamuoyu önünde konuşmamayı, tartışma yaratmamayı, yargısal süreci beklemeyi tercih ettim. Fakat ben sustukça ve yargıya saygılı duruşumu korudukça, bazı kimselerin sırf kendi durumlarını kurtarmaya yönelik beyanları ve iftiralarıyla dosyanın kapsamı giderek genişlemiş; buna karşılık benim ifadem alınmazken, aynı dönem içerisinde hakkımda ileri sürülen tüm iftiralar sanki gerçekmiş gibi bazı sözde basın yayın organlarınca kara propaganda konusu yapılmış, bu suretle şahsım itibarsızlaştırılmaya çalışılmış, adeta bir linç ortamı oluşturulmuştur. Hatta bununla da yetinilmemiş ailem, çalışma arkadaşlarım ve birlikte görev yaptığım meslektaşlarım da dalga dalga yürütülen operasyonlara maruz kalmıştır. Kimileri tutuklanmış, kimileri adli kontrol tedbirleriyle serbest bırakılmış, kimileri ise tutuklama baskısı altında verdikleri ifadelerde açıkça yalan isnatlar dile getirmek zorunda bırakılmıştır.
İşte tam da bu nedenlerle bugünü büyük bir sabırla bekledim. Beni yetiştiren; vatana, millete ve devlete bağlı bir birey olmamı sağlayan aileme, mensubu olmaktan onur duyduğum partime, her seferinde rekor oylarla beni göreve layık gören Beşiktaşlı hemşerilerime ve dualarıyla, mektuplarıyla, paylaşımlarıyla ilk günden itibaren desteklerini esirgemeyen ülkemizin dört bir yanındaki yurttaşlarımıza olan sorumluluğum gereği bugün huzurunuzda hakkımdaki isnatlara yanıt verecek, bir yıldan uzun bir süredir sabırla bugünü bekleyen ben, ilk kez beni gerçekten dinleyeceğine inandığım bir makam önünde “konuşacağım”.
“Konuşacağım” diyorum; çünkü bugüne kadar ifadem alınmamış olmasına rağmen hiçbir basın-yayın kuruluşuna demeç de vermedim, mektup da göndermedim, röportaj tekliflerini de reddettim. Hem ailemden aldığım kültür hem de devleti kuran partimin gelenekleri gereği önce iddianamenin çıkacağı günü sonra da savunmamı tüm dinleyicilerin önünde sunacağım bugünü sabırla beklemeyi tercih ettim. Süreç boyunca sabır taşını çatlatacak uygulamalarla karşılaşmış olmama rağmen; adaletin er ya da geç yerini bulacağına olan inancım, maneviyatım ve bu milletin adalet duygusuna duyduğum sarsılmaz güven sayesinde eğilmeden, bükülmeden ve büyük bir sabırla huzurunuzda savunma yapmayı bekledim.
Takdir edersiniz ki kitle iletişim araçları, televizyon ekranları ve sosyal medya mecraları karşısında, benim gibi bu hassasiyeti taşıyan kişiler için suskun bir duruş sergilemek kolay değildir. Her şeyin siyah ve beyaz olarak sunulduğu, gri alanların yok sayıldığı; tercihlerin adeta takım tutar gibi belirlendiği bu dönemde sustuğum için, “Diğerleri konuşuyor, bu susuyor; demek ki dosyası dolu” diyen televizyon yorumcularından siyasilere kadar birçok kişiyle mücadele etmek zorunda kaldım. İşin ilginç yanı; kamuoyu önünde konuşan arkadaşlarımıza bu kez de “yargının kararlarına saygı duymuyorlar, süreci manipüle ediyorlar, hukuk devletine zarar veriyorlar” diyenler yine aynı kişiler olmuştur. Üstelik bu saldırılar tek bir kesimden gelmemiş, her kesimden hedef alınmış bulunmaktayım.
Oysa benim tek beklentim, en temel hakkımız olan masumiyet karinesinin korunması; başta soruşturmayı yürüten makamlar olmak üzere herkesin bu hassasiyeti taşımasıydı. Seçilmiş bir kamu görevlisi olarak ülkemizin adalet duygusunun korunması yalnızca benim değil, yetkili makamların da sorumluluğuydu.
Öncelikle hakkımda başlayan bu sürecin en başına yani hakkımdaki soruşturmadan haberdar olduğum ve gözaltına alındığım günden başlamak isterim. Bu manada belirtmek isterim ki, altı yıl boyunca sürdürdüğüm belediye başkanlığı görevim süresince yapılan her ihale, gerçekleştirilen her harcama; hem Sayıştay hem de mülkiye müfettişleri tarafından düzenli ve defalarca denetlenmiştir. Bugüne kadar bu denetimlerin hiçbirinde, soruşturma konusu yapılabilecek herhangi bir bulguya rastlanmamıştır.
Buna rağmen;
Henüz soruşturma aşamasında çağrıldığımda her yere kendi irademle gidebilecek durumda bulunmama ve iki kez rekor oylarla seçilmiş, tüm ihaleleri defalarca denetlenmiş bir belediye başkanı olmama karşın, bir şafak operasyonuyla ailemin ve çocuklarımın huzurunda gözaltına alındım ve daha ilk anda suçlu muamelesi gördüm.
Dört gün boyunca ifadem alınmaksızın emniyette tutuldum ve hiçbir zorunluluk bulunmadığı hâlde yorgun bir şekilde savcı huzuruna çıkarıldım. Bu şekilde hem savunma hakkımın etkin kullanımı fiilen imkânsız hâle getirildi hem de yorgun bitkin fotoğraflarım dakikası dakikasına basında yer aldı.
Tutuklama kararının ardından önce adeta bir çocuk oyunu gibi Metris Cezaevi’ne sevk edilmek üzere yola çıkartıldım, ardından Üsküdar Paşakapısı Cezaevi’ne götürüldüm ve aynı gece herhangi bir makul gerekçe gösterilmeksizin Silivri Cezaevi’ne nakledilerek tek kişilik hücreye konuldum.
Hakkında gizlilik kararı bulunan bir dosyada, soruşturma henüz devam ederken savunma dilekçelerimi oluşturmak için avukatlarım bile son derece az belgeye ulaşabilirken, dosya içeriği basına sızdırılması suretiyle şahsım kamuoyu önünde peşinen suçlu ilan edildi, linç edildi ve itibarsızlaştırıldı.
Dalga dalga yürütülen ek operasyonlara rağmen tekrar ifadem alınmadı, buna karşılık bu operasyonlarda yer alan ihalelere ilişkin iddiaların ve gizli ya da açık beyanların hiçbir süzgeçten geçirilmeden doğru kabul edilip kamuoyuna servis edilmesi, masumiyet karinemi fiilen ortadan kaldırdı.
Geçmişte ve bugün, benzer suçlamalarla yargılanan pek çok kişinin bırakın tutuklanmayı, gözaltına dahi alınmadığı, dosyalarının kapatıldığı ya da tutuksuz yargılandıkları bilinirken, benim hakkımda en ağır tedbirlerin uygulanması eşitlik ilkesine açıkça aykırı oldu.
Aynı dosyada “örgüt lideri” olduğu iddia edilen bir kişinin yüzlerce yıl hapis istemiyle yargılanmasına rağmen serbest bırakılması, buna karşılık benim bir yılı aşkın süredir cezaevinde tutulmam ise, henüz yargılama yapılmadan fiilen ve peşinen cezalandırıldığım gerçeğinin en somut göstergesi hâline geldi.
Bu uygulamaların tamamı sonucuna, henüz suçluluğum ortaya konulmamışken, soruşturma tamamlanmamışken ve savunma hakkım etkin biçimde kullandırılmamışken, en temel ilke olan masumiyet karinesi açıkça yok sayılmıştır. Oysa bu toprakların yetiştirdiği en büyük değerlerden biri olan Yunus Emre’nin hayatına dair anlatılan bir kıssa, adaletin ne olması gerektiği konusunda bize asırlardır yol göstermektedir.
Rivayet o’dur ki;
Yunus Emre gençlik yıllarında Karatay Medresesinde kadılık eğitimi alır. Sonra Baş kadı tarafından Nallıhan’a kadı olarak atanır. Mührünü alır, yola koyulur. Yol üstünde geceyi bir handa geçirir. Orada soyulur, mührü dahil birkaç eşyası çalınır. Ertesi gün yola devam eder. Yolda bir ihtiyarla karşılaşır ve aynı istikamete doğru devam ederler. Yunus Emre seyahat ettiği kişinin tüm hayatını değiştirecek Tapduk Emre olduğundan habersizdir ve bir dere kenarında dururlar. Orada abdest alırken, derenin karşısında iki kişinin cansız yattığını, başında da bir kişinin telaşla durduğunu görür. Kadı Yunus hızlıca atılır ama adam oradan kaçar. Geri döndüğünde ihtiyara “katili gördün mü, koştum ama yakalayamadım” der. İhtiyar da ona bir katil görmediğini söyler. Kadı Yunus üstelese de ihtiyar tavrını değiştirmez. Sonra Nallıhan’a varırlar. Yunus görevine, ihtiyar da dergâhına gider. Ertesi gün Yunus her yerde kaçan adamı arar ve çarşıda onu bulur. Adam yine kaçar ve dergâha sığınır. Yunus takip eder, dergâhı basar. Hem beraber yolculuk yaptığı kişinin Tapduk Emre olduğunu anlar, hem de kaçan kişiyi alıkoyar. Mahkeme kurulur. Olayın Yunus dışındaki tek tanığı Tapduk Emre’dir. Yunus üstelese de Tapduk Emre “katili görmediğini” söyler. Yunus sinirlenip “gözlerinle gördün” deyince Tapduk Emre bugüne ders olacak o sözleri söyler; “Ben bir katil görmedim. Adalet kadının gözleri değildir. Ya kadı kör olduysa. Adalet sonuna kadar masumiyeti aramaktır.” Bunun üzerine Yunus sinirlenir ve kendi şahitliği ile karar alır. Kaçan kişinin idamını ister. Bu arada kaçan kişi Minberci ustası Hasan’dır. Olay günü bir başka köydeki caminin minberini tamire giderken yatanları görür, yardım için yanlarına gider; Yunus’u görünce telaşlanıp kaçtığını söyler. Yunus son kararı vermeden önce son bir tahkikat yapmak için olay yerine gider. Derenin kenarında çaldırdım dediği mührünü bulur. Şüphelenir. Soyulduğu hana gider. Hancı’yı takip edip hırsızı bulur. Hem hırsızlığı hem cinayeti itiraf ettirir. Minberci Hasan kurtulur. Tapduk Emre’nin “Adalet sonuna kadar masumiyeti aramaktır” sözü tarihe geçmiştir ve “adalet kutup yıldızı gibidir; siz isteseniz de istemeseniz de doğacaktır” sözü vücut bulmuştur. Hatta bu olaydan sonra gördüğü rüyanın da etkisiyle Yunus kadılıktan istifa edip “Derviş Yunus” olur.
Başta ifade ettiğim gibi, bu toprakların adalet anlayışına dair en çarpıcı örneklerden biri, sürecin başından itibaren masumiyet karinemizin yok sayılmasıdır. Ne yazık ki bu yaklaşım, soruşturmanın ilerleyen aşamalarında da değişmemiş; aksine süreç devam ettikçe aynı tavır daha da büyük bir ısrarla sürdürülmüştür.
Kaçması mümkün olmayan, çağrıldığında her yere kendi iradesiyle gidebilecek bir Belediye Başkanı hakkında, dört gün gözaltı ve tutuklama gibi en ağır tedbirlere başvurulmuşsa, bunun ancak somut, açık ve denetlenebilir delillere dayanması beklenirdi. Hukuk sisteminde olması gereken “delilden suça ve suçluya” gitmek iken, bu dosyada bunun tam tersi bir uygulamayla karşı karşıya kalınmış; önce şahsım ve çalışma arkadaşlarım suçlu ilan edilmiş, ardından bu suçlamayı destekleyecek deliller oluşturulmaya çalışılmıştır. Gizli tanık beyanları esas kabul edilmiş, tutuklanma tehdidi altında itirafçı hâline getirilen kişilerin söyledikleri peşinen doğru sayılmıştır. Oysaki, aşağıda ayrıntılı olarak aktaracağım üzere, bu kişilerin ilk ifadeleri ile sonradan verdikleri beyanlar arasında açık ve ciddi çelişkiler bulunmaktadır. Eşini, babasını, kız kardeşini hatta otizmli çocuğunu veya on gün sonra sorunlu bir doğum yapacak eşini bir daha görememek korkusu yaşatılan kişiler, bu korku ikliminde ismen “itirafçı”, gerçekte ise “iftiracı” hâline getirilmiş ve önlerine konulan her isnadı teyit edip bu iftiranameleri imzalamak zorunda bırakılmıştır. Kendi eşlerini, çocuklarını ve ailelerini korumak için ortaya atılan bu yalanlar, bizlerin özgürlüğünden, ailelerimizden ve çocuklarımızdan koparılmasına gerekçe yapılmıştır. Bu iftiralar üzerinden yürütülen operasyonlarda, hukuka uygun olmayan yöntemlerle evler aranmış, gözaltılar gerçekleştirilmiş, aile bireylerim tutuklanmıştır. 13 Ocak’ta benim yaşadığım sürecin çok daha ağırları daha sonra başkalarına da yaşatılmıştır. Öyle ki, gözaltı işlemi için yapılan baskında, uzun süredir çocuk tedavisi gören ve nihayet hamile kalan kayınbiraderimin eşi, aynı zamanda avukatım olan sevgili Sibel çocuğunu kaybetmiştir. Eşe, çocuğa ve aileye yönelmenin bizim geleneğimizde yeri yokken, hepimize adeta seri katil muamelesi yapılmasının nasıl acı sonuçlar doğurduğu tarif edilebilir olmaktan bile ötedir. Bu hususu bugüne kadar ajitasyon olarak lanse edilmemesi için hiçbir mecrada dile getirmedim, ilk kez huzurunuzda paylaşıyorum.
Bu noktada açıkça sormak zorundayım: Bu yaşananların hesabını kim verecektir?
Hayatım boyunca yalnızca iyilik yaptığım insanların, baskı, tehdit ya da ihanet duygusuyla imza attıkları bu beyanlar sonucunda ortaya çıkan tabloda suçlu olan, iftiracı hâline getirilen kişiler midir; yoksa tutuklama tehdidini elinde bir sopa gibi kullanarak bu kişileri, bana ve başkalarına iftira atmak durumunda bırakan soruşturma makamı mıdır?
Sayın Başkan, Değerli Üyeler;
Tam bir yıldır maruz kaldığımız hukuksuzlukları düşündüğümde ve televizyon ekranlarında bu kadar yalanın nasıl bu derece fütursuzca söylenebildiğini gördüğümde, tüm bu organize kötülük karşısında nasıl mücadele edeceğimi düşündüm. Tek kişilik hücremde bir tartışma programı izlerken, “40 sayfalık bir itiraf yazdığım” yalanının günlerce, aylarca servis edildiğine tanık oldum. O kadar kendinden emin konuşuluyordu ki, beni ziyarete gelen avukatlarım ve ailem, olası bir tahliye ihtimalinde dahi insanların benim itirafçı olduğuma inanabileceğini söylemek zorunda kaldı. Geldiğimiz nokta, yaşadığımız çürümeyi açıkça göstermektedir.
İşte bu koşullarda, tek kişilik hücremde ülkemin tarihini, geleneklerini düşündüm. Yunus Emre’yi, Tapduk Emre’yi, Hacı Bektaş Veli’yi ve daha nicelerini hatırladım. Nasıl ki 13. ve 14. yüzyıllarda bu topraklarda insanlığa ışık oldularsa, bugün de bana yol gösteren yine bu değerler oldu. Hatırladıkça, yaşadıklarımızın ne kadar tanıdık olduğunu gördüm. Çünkü adalet ve demokrasi mücadelesi, insanlık tarihi kadar eskidir.
Ülkemizin yakın tarihinde yaşanan davalar; sonradan suçsuzluğu ortaya çıkan, özgürlüğü elinden alınan, hastalanan, intihara sürüklenen nice insanın hikâyesi hâlâ hafızalardadır. Daha da geriye gittiğimizde, darbe dönemlerinde işkencelerde kaybedilen, öldürülen insanlar da bu ülkenin bağımsızlığı için bedel ödemiş vatan evlatlarıdır. Aynı idam fermanıyla Anadolu’ya çıkan Mustafa Kemal gibi. Bu tarihsel ve vicdani çerçeve içinde, şimdi huzurunuzda, hakkımda isnat edilen suçlamalara ilişkin delilleri ve çelişkileri tek tek ortaya koyarak savunmamı yapmak istiyorum.
BEŞİKTAŞ BELEDİYESİ İLE İLGİLİ DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR
Tam da bu noktada, Beşiktaş ilçemizin mali ve teknik yapısına ilişkin bazı çarpıcı hususları; kamuoyunda bilinmeyen ya da yanlış bilinen yönleriyle, gerçek Beşiktaş’ı anlatmak istiyorum. Aşağıda aktaracağım veriler dikkatle değerlendirildiğinde, tarafıma yöneltilen suçlamaların teknik ve fiilî olarak neden mümkün olmadığının da açıkça görüleceğini düşünüyorum.
Beşiktaş ilçemiz, yaklaşık 165.000–170.000 arasında yerleşik nüfusa sahip olmakla birlikte, tarihî ve turistik özellikleri nedeniyle gün içerisinde milyonlarca insanın bulunduğu bir merkezdir. Bu özelliklerinden ötürü yerleşik nüfus her yıl azalmakta; buna karşılık günlük nüfusumuz tam tersine artmakta ve bugün itibarıyla 2 milyonun üzerinde seyretmektedir.
İlçe sınırlarımız içerisinde üç tarihi saray, üç üniversite, finans ve banka merkezleri, Türkiye’nin en önemli otel ve restoranları, 35 dış misyon temsilciliği (başkonsolosluk), hem raylı sistemlerin hem de deniz ulaşımının kesişim noktaları ve Beşiktaş Stadyumu dâhil olmak üzere burada tek tek sayamayacağım çok sayıda yoğun kullanım alanı bulunmaktadır. Bu nitelikleri nedeniyle Beşiktaş, 24 saat yaşayan bir ilçedir. Yerleşik nüfus bakımından İstanbul’un en düşük nüfuslu ilçelerinden biri olmamıza rağmen, günlük nüfus açısından Türkiye’nin en kalabalık noktalarından biri hâline gelmiş durumdayız. Geçmiş yıllarda günlük nüfus 500.000–1.000.000 aralığında seyretmekteyken; İstanbul’un artan resmî ve gayriresmî nüfusu, Beşiktaş’ı bir nefes alma, ziyaret ve geçiş merkezi hâline getirmiş; belirttiğim gibi günlük nüfus 2 milyonun üzerine çıkmıştır.
Bu yoğunluk içerisinde, temizlik başta olmak üzere tüm belediye hizmetleri altı yıl boyunca hiçbir kesintiye uğramadan belediyemiz tarafından sağlanmıştır. Ancak yürürlükteki mevzuat ve özellikle son yıllardaki ağır enflasyonist ortam, bu hizmetleri mali açıdan içinden çıkılması güç bir noktaya getirmiştir. Şöyle ki; belediyemizin çalıştırabileceği ve kanunlarla öngörülen personel sayısı 1.000–1.250 kişi ile sınırlıdır. İller Bankası’ndan belediyemize ayrılan bütçe payı da bu yerleşik nüfus esas alınarak belirlenmektedir. Yani bütçeden yalnızca 170.000 kişilik nüfus üzerinden pay almakta; buna karşın her gün 2 milyonun üzerinde insanın başta temizlik olmak üzere tüm belediye hizmetlerini yerine getirmekteyiz. İlçemizdeki yedi mahalle, fiilen 24 saat ayaktadır. Üstelik Beşiktaş, İstanbul’un en eğimli ilçelerinden biridir. Bir temizlik personeli, mesaisinin ve fiziksel gücünün önemli bir bölümünü dik yokuşlarda harcamaktadır. Bu da hizmet maliyetlerini ve iş gücü ihtiyacını doğrudan artırmaktadır. Tüm bu dezavantajlara, ülke genelinde yaşanan ekonomik kriz, geçim sıkıntısı ve enflasyonist ortam da eklenmiştir. Bu koşullar, toplu iş sözleşmelerinin içeriğini haklı olarak ağırlaştırmıştır. İller Bankası’ndan gelen pay, ödediğimiz maaşların yalnızca %15–20’sini karşılayabilmektedir; bu da ancak olağan dışı kesintiler yapılmadığı takdirde mümkündür. Dolayısıyla aradaki farkı emlak vergileriyle kapatmak zorunda kalmakta; hizmet sunan şirketlere ve müteahhitlere yapılan ödemelerde ciddi güçlükler yaşanmaktadır.
Bu durumun daha iyi anlaşılabilmesi için Esenyurt ve Küçükçekmece gibi ilçelerle kıyaslama yapılması faydalı olacaktır. Bu ilçelerde yerleşik nüfus 750.000–1.000.000 aralığında olduğu için İller Bankası payı maaşların %70’inden fazlasını karşılamakta; ödeme dengesi görece sağlanabilmektedir. Ayrıca bu ilçelerde yerleşik nüfusa göre personel çalıştırma izni verildiğinden, günlük nüfusla birlikte 1,5–2 milyon kişiye 6.000’in üzerinde personelle hizmet verilebilmektedir. Beşiktaş’ta ise günlük 2 milyonun üzerinde nüfusa yalnızca 2.500–3.000 personelle hizmet vermeye çalışılmaktadır. Çarşı, Ortaköy, Arnavutköy, Kuruçeşme, Bebek, Levent ve Etiler gibi bölgeler 24 saat yaşamaktadır. Bu bölgelerde yalnızca 2–3 saat çöp toplanmaması dahi kamu sağlığını tehdit eden görüntüler ortaya çıkarmaktadır. Kamuoyunda sıkça ifade edildiği gibi, Beşiktaş emlak vergisi açısından “zengin” bir ilçe olarak görülse de bu gelir fiilen yalnızca hizmetlerin aksamaması için oluşan ödeme açıklarını sübvanse etmek amacıyla kullanılmaktadır. Bu gelirlerin neredeyse tamamı personel maaşlarına gitmektedir. Firmalara oluşan borcun teknik nedeni budur; bu bir tercih değil, zorunluluktur.
Beşiktaş’la ilgili ikinci büyük yanılgı ise ilçenin sosyoekonomik yapısına ilişkindir. İlçemiz bir yandan Türkiye’nin en yüksek emlak rayiçlerine sahip mahallelerini barındırırken, diğer yandan orta ve alt gelir grubuna mensup ciddi bir nüfusa da ev sahipliği yapmaktadır. Bu durum somut verilerle kayıt altına alınmıştır. Pandemi döneminde ilçemizde bulunan 117.000 haneden 96.000’inin kapısı bizzat çalınmış; maske ve dezenfektan dağıtımı yapılmış, isteyen komşularımızla anketler gerçekleştirilmiş ve veriler güncellenmiştir. Bu çalışmalar sonucunda, belediye ve kaymakamlık kayıtlarında daha önce 100’ü geçmeyen ihtiyaç sahibi hane sayısı, ilk tespitte 1.128; ikinci tespitte 2.500–3.000; bugün itibarıyla ise yaklaşık 5.000 hane olarak belirlenmiştir. Bu haneler farklı kategorilerde yer almakla birlikte, temel ihtiyaçlarına maddi, sağlık ya da yaş gibi nedenlerle erişemeyen insanlardan oluşmaktadır. Bu nedenle hızlıca Halk Market, Halk Mağaza ve Aşevi gibi birimleri hayata geçirdik. İhtiyaç sahiplerine dağıtılan kartlar aracılığıyla vatandaşlarımızın sağlıklı gıdaya, giysiye ve temizlik malzemelerine ücretsiz erişimini sağladık. Açtığımız sosyal tesislerde komşularımız, semt kartlarıyla deniz kenarında çok düşük bedellerle hizmet alarak kaliteli zaman geçirebildi. 65 yaş üstü komşularımız için belediyemizde yeni bir hizmet kapısı açtık. Evde sağlık, bakım, temizlik, kuaför ve ağız–diş sağlığı hizmetlerinin yanı sıra podoloji ve gerontomimetri çalışmalarını başlattık. Tüm bu ağır mali koşullara rağmen hem personel maaşlarını ödedik, hem ilçemizi temiz tuttuk, hem de sosyal belediyecilik anlayışıyla ekonomik krizden etkilenen her yaştan ve her kesimden komşumuzun yanında olduk. İlçede yaşayanların yanı sıra üniversiteler dolayısıyla Beşiktaş’a gelen öğrencilerimize de hizmet verdik. Esnafımızla iş birliği yaparak “Öğrenci-ye” uygulamasını hayata geçirdik; sisteme kayıtlı öğrenciler, anlaşmalı restoranlarda ücretsiz yemek hizmeti alabildi. Her restoran günlük belirli sayıda kontenjan ayırarak bu dayanışmaya katkı sundu. Bu projelerimiz örnek uygulamalar hâline geldi. Ücretsiz lise ve üniversiteye hazırlık kursları, yabancı dil eğitimleri, halk oyunları, korolar ve burada sayamadığım onlarca hizmeti herhangi bir kısıntıya gitmeden sürdürdük. Bunun yanında park, bahçe, temizlik, altyapı ve asfalt gibi temel belediye hizmetlerini de aksatmadan yerine getirdik.
Tam da bu noktada, özellikle önem verdiğim bir hususu paylaşmak istiyorum. Göreve gelir gelmez mahallelerde kapsamlı bir temizlik seferberliği başlattık. Katılımcı yönetim anlayışımız gereği önce ana mahallelerde halk toplantıları yaptık; ardından belediyemizde her Perşembe mahalle mahalle şikâyet ve önerileri dinledik. Bir süre sonra, bizim de tespit ettiğimiz ciddi bir çöp sorunu ortaya çıktı. Bu durumun nedenine ilişkin derhâl inceleme yapılması talimatını verdim. Yapılan incelemelerde, mevcut temizlik firmasına ait araçların önemli bir kısmının muayenesiz ve arızalı olduğu, bu nedenle sahaya çıkmadığı tespit edilmiştir. Gerekli uyarılar yapılmış, süreler tanınmış; ancak eksiklikler giderilmemiştir. Bunun üzerine cezai yaptırımlar uygulanmış, konu yargıya taşınmıştır.
Görüldüğü üzere ben sizlere, kamuoyunda bilinenin aksine bir Beşiktaş anlatmaktayım. 40 caddesi İstanbul Büyükşehir Belediyesine bağlı olan, imar alanlarının yaklaşık %80’inde söz sahibi olmayan; yerleşik nüfus ile günlük ve yaşayan nüfus arasında 10 kat fark bulunan; tarihî ve turistik özellikleri nedeniyle personel sayısı ve genel bütçeden aldığı pay bakımından yapısal bir adaletsizlik yaşayan bir ilçeden söz etmekteyim. Beşiktaş’a gelip buradan memnun ve mutlu ayrılan her turist ülkesine gittiğinde Beşiktaş güzel demeyecek “Türkiye çok güzel” diyecektir. Bu anlamda özel kanunlarla yönetilmesi, gelirlerinin yükseltilmesi, hizmetlerin aksamaması ülkemizin itibarı için önemlidir. Yani siyasi çekişmelerin bir kenara bırakılıp siyaset üstü değerlendirilmesi gereklidir. Bu konuyu hem Beşiktaş Belediye başkanı olarak hem de bizim gibi buna benzer sorunu yaşayan ilçeler için İstanbul Boğazı Belediyeler Birliği başkanı olarak her platformda dile getirdim. Bu vesileyle de huzurunuzda tarihe not düşmek istedim.
HAKKIMDAKİ İDDİALAR VE SÖZ KONUSU İDDİALARIN TEMEL DAYANAĞI: GİZLİ TANIK VE “İFTİRACI” BEYANLARI
Sayın başkan bu soruşturma şu şekilde başlamıştır. Ankara’dan ‘Rıza Akpolat’ı alın denmiştir ve süreç başlamıştır. Benimle ilişkide olan kişiler, ailem, çalışma arkadaşlarım takibe alınmış, belediyeye iş yapan müteahhitler incelenmeye başlanmıştır. Yaptığımız her harcama, her ihale defalarca denetlendiği için uzunca bir zaman düğmeye basılamamıştır. Sonra savunmamda anlattığım üzere tamamen yasa ve mevzuata uygun yapılan iki işlem gerekçe gösterilerek gözaltına alındım, tutuklandım. Bundan sonrası tamamıyla iftiracıya dönüştürülen itirafçı beyanlarıyla şekillenmiştir. Önce mal varlığıyla, şirketleriyle ve tabii ki bizim bilmediğimiz bir çok sayıda tehdit edilen Aziz İhsan Aktaş itirafçı olmuştur. 13 Ocak’tan Mayıs başına kadar hiçbir beyanda bulunmazken bir anda konkordato uzatma talebi karşılanmayacağı ve temiz eller operasyonu haberleriyle tavır değiştirmiştir. Hatta Elazığ Belediyesi’nden de göstermelik dosyalar istenmiş, bu konudaki tehdit görünür hale gelmiştir. 12 Ocak gecesine kadar kimsenin tanımadığı, kamudan yüzlerce ihale alan bir iş insanı bir anda suç örgütü liderine dönüşmüştür. O güne kadar iş yaptığı kurumlarda yaptığı bir aksaklık gündeme gelmemiş, yapılan tüm denetimlerde herhangi bir bulguya rastlanmamışken bir anda her şey tersine dönmüştür. Bununla birlikte itirafçı olmuş 9 nolu koğuştan kardeşlerinin olduğu yere götürülmüştür. Daha sonra Mustafa Mutlu itirafçı olmuştur. Gözaltına alındığında eşi 8 aylık hamileydi. Eşinin deport edilme kaygısıyla Aziz İhsan Aktaş’la beraber beyanlarda bulunmuşlardır. Mal varlığı ile tehdit edilmiş. En son annesi ile tehdit edilip çocuklarının Çocuk Esirgeme Kurumu’na bırakılabileceği ihtimalini “koğuşundaki” arkadaşlarına anlatmıştır. Bunların sonucunda kendi hazırladığı birçok dosyayı Emirhan Akçadağ ve Ozan İş’e vermiş, kendisi arka planda durup ifadelerin büyük bölümünü bunlara verdirmiştir. Taner Çukadar da yine benzer nedenlerle itirafçı olmuştur. Ergenlik çağındaki oğlunun adı geçen çetelerle iletişimde olması, Iğdır Cezaevi’ne nakledilmek gibi tehditler sonucunda itirafçı olmuştur. Ayrıca Taner Çukadar’ın koğuşunda yakalattığı … adet mektuplar incelendiğinde Emirhan Akçadağ’ın, Emel Öz Hekimin ve bazı şoförlerin şahsıma ve eşime olan husumetinin Şubat ayında başladığı çok net görülecektir. Taner Çukadar bu arkadaşlar tarafından manipüle edilmiş, itirafçı olmaya zorlanmıştır. Yine şoför Mert Çolak’ın karısının 1 hafta sonra sorunku bir doğum yapacak olması ki bunu ilk sorgusunda da söylemiş kayda geçmiştir. O da eşini bir daha görememek duygusuyla itirafçı olmuştur. Mehmet Ataş’in eşi belediye memurudur. Emirhan Akçadağ tarafından iftiraya zorlanmış, bunu da avukatları ve ailesi aracılığıyla bana iletmiştir. Eşi müdürdür. Şu anda tutuksuz sanıklardan biridir. Eşinin tutuklanmaması duygusuyla iftiracı olmuştur. Kardeşlerine bilet kesilmiş, Mutlu’nun verdiği ifadeler sonucu Ozan İş gözaltına alınmıştır. Emniyetteki ifadesinde kimsenin aleyhinde beyanda bulunmazken savcılık ifadesinde Alican Abacı, A. Rıza Yılmaz ve Mustafa Mutlu ile ilgili beyanlarda bulunmuştur. Ozan İş’in iki kardeşi de savcıdır. Kardeşlerinin meslekleriyle tehdit edildiği için Ozan bu beyanları vermiş, kardeşlerini korumuştur. Ozan İş’in beyanları üzerine önce Emirhan Akçadağ sonra Alican Abacı iftiracı olmuştur. Emirhan Akçadağ tek gözü %5 gören, kalp damarlarında yüksek risk bulunan, çocuğu özel bir çocuktur. Aynı zamandaAkçadağ’ın kendisi yakın zamanda alkol ve psikolojik tedavi görmüş birisidir. Kendisinin tüm bu süreçlerini iyi bilmekle beraber hep sahip çıkmışımdır. Kendi rahatsızlığını ve kızının otizm tanılı raporunu tahliye olabilmek için sunduğunu biliyorum. Bu duyguyla itirafçı olmuştur. Özel kalem müdürüm olması sebebiyle merkez tanık konumuna gelmiştir. Adı iddianamede tam 113 kez geçmektedir. Tahliye olduktan sonra birçok kişiyi itirafçı olmaya zorlayıp tehdit etmiştir. Alican Abacı’nın babası, teyzesi ve eniştesi bir başka dosyadan tutuklanıp, en son eşi gözaltına alınmıştır. 2 küçük kızı bulunmaktadır. Eşi ifadeye çağrıldığı anda Alican da adliyeye getirilmiş, aynı anda farklı yerlerde ifadeleri alınarak psikolojik baskı kurulup iradesi sakatlanmıştır. Harun Tuzcu yaşlı annesine tek başına bakıyor. Tutuklanınca annesinin mağdur olmaması için iftiracı olmuştur. Uğur Uçak’ın ciddi sağlık sorunları bulunmaktadır. Çeşitli zamanlarda korona geçirmiştir. Yani sayın başkan bu dosyada iftiracı olan herkes bir gerekçeye sığınmıştır. Tamamının ortak özelliği ilk ifadelerinde kimsenin aleyhinde beyanda bulunmamışlardır. Hayatımda sadece iyilik yaptığım bu insanların her biri kendi durumlarını kurtarmak için beni ve burada tutuklu bulunan çalışma arkadaşlarımı, çocuklarından, ailelerinden ayırmışlardır. Kendi kızlarına kavuşmak için beni kızlarımdan ayırmışlardır. Onların artık anlayamayacağı şey; bu hayatta insanın çocuklarına bırakacağı en önemli miras, onurlu bir yaşam ve temiz bir mirastır. Onlar bu beyanlarıyla tarihe kötü bir not olarakgeçtiler. Suçsuz Sibel’in kaybettiği evladı, her gözlerini kapattıklarında, kendi yavrularını her kucağına aldıklarında akıllarına gelecektir.
Ben bu süreç içerisinde tabii aynı tehditlerle karşılaştım. Eğer konuşmazsan ailemin, yakın çevremin alınacağı bana defalarca söylendi. Kurultayla ilgili konuşmam istendi. Ben sorumlu bir siyasetçi, seçilmiş bir kamu yöneticisi ama en önemlisi insan olmaya çalışan bir birey olarak; 86 milyonun çocukları olduğunu, “yapılmayan, olmayan bir şeyin var olduğunu” söylemedim. Büyük bir sabırla adaletin tecelli edeceği günü bekledim.
Hz. Ali’ye sormuşlar;
“Filanca kişi seninle ilgili kötü konuşuyor, iftira atıyor” demişler.
O da “Mümkün değil” demiş.
“Nasıl bu kadar eminsin?” denince;
“Ben ona iyilik yapmadım ki” demiş.
Şu ellerin taşı hiç bana değmez,
İlle dostun bir tek gülü yaralar beni
Diyen Pir Sultan Abdal.
“Dar günde dost düşmanın belli olur” diyen ulu ozan.
“Hani benim ile lokma yiyenler, hırkamın altından kanıp geçenler” diyen ozan.
Hz. Ali’ye, Pir Sultan Abdal’a ve ulu ozanlara bunu söyleten hangi duyguyssa bende o duygudayım.
Eğilmeden, bükülmeden kendi durumumuzu kurtarmak için kimseye iftira atmadan yolumuza devam edeceğiz.
Çünkü bu dosyada itirafçı olanların hepsi siyasi bir operasyonun kurbanı olmuş, itirafçı yapılmış birer maşadır. Onlar kapının kolu, kulbu, vidasıdır.(kullanışlı aparat)
Bizim derdimiz ise PİR SULTAN ABDAL’ın dediği gibi.
OL KAPININ KENDİSİYLEDİR…
Not: Hepsi ilk ifadelerinde aleyhte bulunmamış, itirafçı olduktan sonra tahliye edilmişler.
Bugün karşınızda olmamın sebebi,
• Somut bir delil
• Bir belge
• Bir imza
Etiketler