Ataşehir escort Ankara escort
romabet romabet romabet
deneme bonusu veren siteler
escort beylikdüzü beylikdüzü escort beylikdüzü escort

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'tan Haftalık Değerlendirme Raporu

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak Her hafta yayımladığı 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu yayımladı. Türkiye ve Dünya Gündemi olarak yayımladığı raporu Sıcak gündem, Ekonomi, Tarım, İç politika, Dış politika başlıklarıyla komuoyu ile paylaştı.
 Tarih: 16-11-2023 15:21:32
CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'tan Haftalık Değerlendirme Raporu

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'ın 12 Kasım 2023 tarihli raporu şöyle:

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

SICAK GÜNDEM

Yargıtay’ın Anayasa Mahkemesi (AYM) kararını tanımadığını ve AYM üyelerinin suç işlediğini öne sürmesi ağır bir devlet krizidir. TBMM’yi görev ihmali ile itham etmesi kabul edilemez bir tavırdır!

Rekabet Kurumu, 18 çimento ve hazır beton şirketi için ‘deprem bölgesinde anlaşarak fiyat belirleme ve müşterileri paylaşma’ gerekçesiyle soruşturma başlattı. TBMM’den geçirilen Acil Kentsel Dönüşüm Yasası, bu paylaşıma daha kapsamlı yasal kılıf hazırladı!

İÇ POLİTİKA

İktidar, 2024’ten itibaren hukuk mesleklerine giriş için sınav ve elemeyle sicil ve notlama modeline hazırlanıyor. Adalet ve yargıda siyasallaşma derinleşecek!        

AB Komisyonu’nun Liderler Zirvesi’ne sunduğu Yıllık İlerleme Raporu’nda Türkiye için ‘demokrasiden ve AB üyelik kriterlerinden hızla uzaklaşıyor’ tespitine yer verildi!  

EKONOMİ

Bireysel kredi kartı harcamaları yüzde 122, kart borçları yüzde 180 arttı. Kart borcu ve harcamalarının katlanarak sürmesi, geniş kesimlerin çaresizlik içinde gelecekteki gelirlerini tüketmeye mecbur kaldığını sergiliyor!

Ekimde aylık Dış Ticaret Açığı 6 milyar doları aşarken, on aylık açık 94 milyar dolara yükseldi. AB’nin Hindistan ile imzaladığı Serbest Ticaret Anlaşması, AB’ye ihracatın gerilemesini hızlandıracak!

Bankaların ticari kredilerindeki dağılımın sergilediği finansal eşitsizlik tablosu, Doğu-Güneydoğu ve Karadeniz bölgelerinin ekonomik çöküşünü teyit ediyor!

TARIM

Ulusal Süt Konseyi’nin enflasyonun altında baskılamaya çalıştığı çiğ sütün yüzde 40 zamlanması, peynir, tereyağı, yoğurt vb. tüm süt ürünlerinin fiyatlarında ciddi artışları beraberinde getirecek!

DIŞ POLİTİKA

ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken'ın, Türkiye'yi de kapsayan bölge ülkelerine ziyaretlerinde Filistin sorunu ve Gazze’deki savaşın durması konusunda bir sonuç çıkmadı!

AB Komisyonu, aralık ayındaki AB Liderler Zirvesi’ne sunulmak üzere hazırladığı aday ülkelerle ilgili ilerleme raporunda; Ukrayna ve Moldova ile katılım müzakereleri başlatılmasını, Gürcistan’a adaylık statüsü verilmesini önerdi.

Yargıtay’ın Anayasa Mahkemesi (AYM) kararını tanımadığını ve AYM üyelerinin suç işlediğini öne sürmesi ağır bir devlet krizidir. Yetkisini anayasadan alan Yargıtay’ın anayasayı ve hukuk devletini yok sayması, kimsenin hukuki güvencesinin kalmadığının göstergesidir. TBMM’yi görev ihmali ile itham etmesi kabul edilemez bir tavırdır!

Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Anayasa Mahkemesi’nin Hatay Milletvekili Can Atalay hakkındaki ‘seçme seçilme özgürlüğünün ihlali ve tahliye’ kararını tanımadığını ilan edip AYM üyeleri için suç duyurusunda bulundu. Anayasa’nın 153’üncü maddesi; AYM kararlarının tüm kamu, yargı, yürütme ve yasama organları açısından bağlayıcı olduğunu, resmi gazetede yayınlandığı andan itibaren tereddütsüz uygulanacağını, hüküm altına almaktadır. AYM kararı, Yargıtay açısından da kesin bağlayıcıdır. Yürütme ve kamu idaresi açısından bağlayıcıdır. Yasama organı olan, yasa koyucu TBMM açısından da bağlayıcıdır. Öyle ki anayasamız TBMM’nin çıkarttığı yasaların anayasaya uygunluğunu denetleme, gerektiğinde TBMM’de onaylanan yasaları iptal etme yetkisini bile AYM’ye vermiştir. TBMM, çıkartılan yasalarla ilgili olarak AYM’nin verdiği tüm iptal kararlarına uymuş, gerekirse anayasaya aykırılıkları giderip yeniden düzenleme yoluna gitmiştir. AYM de Yargıtay gibi bu yetkisini anayasadan almaktadır. Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin Can Atalay hakkındaki AYM kararını tanımadığını açıkladığı gün aynı AYM heyeti Dezenformasyon Yasası olarak bilinen sansür yasasıyla ilgili iptal başvurusunu reddetti. Karar tepkilere neden olsa da kimse AYM’nin kararını tanımadığını beyan etmedi. Kısa süre önce getirilen ek Motorlu Taşıtlar Vergisi’nin anayasaya aykırılığı gerekçesiyle açılan iptal davasında AYM iptal talebini reddedip ek MTV’nin anayasaya uygun olduğuna hükmetti. Milyonlarca araç sahibi ‘AYM kararını tanımıyorum, MTV’yi ödemiyorum’ demedi.  

2010 yılındaki anayasa değişikliğiyle AYM, Yargıtay, Danıştay’ın kurumsal yapısını değiştiren, AYM’ye ‘bireysel başvuru’ hakkını anayasa hükmü haline getiren bu iktidarın kendisi. Şimdi bireysel başvurular için verilen hak ihlali kararlarını siyasi yaklaşımla tanımadığını ilan eden, yargıyı AYM kararlarını uygulamama konusunda cesaretlendiren de yine bu iktidarın söylemleridir. Nitekim Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının mütalaası ve AYM kararının tanınmaması yönündeki tebliğnamesi, 3. Ceza Dairesi’nin de aynı şekilde kararı tanımama-uygulamama-tahliye etmeme ve AYM üyelerine suç duyurusu kararı anayasal ve hukuksal değil bu siyasi cesaretlendirmenin sonucudur. Yargıdaki siyasallaşmanın en üst yargı organlarından birisi olan Yargıtay tarafından tescil edilmesinin en somut örneği olan bu karar metninde Yargıtay hakimleri, TBMM’yi yönetme-yönlendirme-görevi ihmal uyarısı yapmaktadır. TBMM Başkanlığının buna karşı sergilediği suskunluk TBMM’nin saygınlığını gölgelemiştir.  

Bu karar metni, iktidarın yıllarca siyasi mağduriyet üretmek için gündeme getirdiği ‘siyasi-askeri-yargısal vesayet’ iddialarının Yargıtay tarafından devleti, meclisi, millet egemenliğini hedef aldığını gösteren bir metindir. Anayasanın yasama-yürütme-yargı arasında güçler ayrılığı ilkesini yok sayan bu kararın, TBMM tarafından Yargıtay’a iadesi demokrasinin ve anayasadaki hukuk devleti tanımının kaçınılmaz gereğidir. 

Rekabet Kurumu, 18 çimento ve hazır beton şirketi için ‘deprem bölgesinde anlaşarak fiyat belirleme ve müşterileri paylaşma’ gerekçesiyle soruşturma başlattı. Depremi yaşayan Malatya, Hatay, Kahramanmaraş’taki çimento fabrikaları ve hazır beton şirketlerine yönelik bu soruşturma, depremin yıkımından rant ve kâr hırsının vardığı acımasızlığı gözler önüne serdi!

Rekabet Kurumu (RK) duyurusunda; ‘Söz konusu teşebbüslerin birlikte fiyat belirlemek ve bölge/müşteri paylaşımı yapmak suretiyle 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 4. maddesini ihlal edip etmediklerinin tespiti amacıyla incelene başlatıldığı’ belirtildi. Demokratik, şeffaf ve sivil toplumun etkili olduğu bir ülkede olsa toplumu ayağa kaldıracak, acılardan rant ve kâr eden şirketleri kamu vicdanında mahkum edecek böyle bir sürecin yaşanması, ülkemizde medyada iki satırlık haberlerle geçiştirildi. 6 Şubat deprem felaketinin yaşandığı illerde seçim öncesi planı-programı-doğru düzgün projesi bile olmadan, zemin etütleri yapılmaksızın atılan temellerle başlatılan binlerce konut inşaatı, TOKİ’nin davet usulüyle yaptığı milyarlarca liralık ihalelerle iktidara yakın müteahhitler arasında paylaştırıldı. Öyle ki, iki elin parmakları kadar iktidar müteahhidi, deprem felaketine uğrayan 11 ildeki inşaatları, altyapıyı, hafriyat işleri pastasını bölüştü.  

Depremin ardından insanlar çadırlarda, konteynerlerde yaşam mücadelesi verirken kamulaştırma kararlarıyla Hatay’da ormanlar, zeytinlikler, Malatya’da tarım arazileri ve kayısı bahçeleri, Kahramanmaraş’ta yılların emeğiyle hayata geçirilen ceviz alanları imara, inşaata açılarak depremden rant olanakları hazırlandı. Bölge illerinin en değerli alanlarına yönelik bu arsa-arazi talanı yetmemiş gibi şimdi de çimento ve betoncular felakete uğrayan illeri, illerdeki şantiyeleri-inşaatları aralarında paylaşmışlar. İnsanların çaresizliği üzerinden kâr hırsıyla müşteri paylaşımı ve tek fiyat dayatmasına girişmişler.  

Bölgedeki inşaatlarda en büyük işveren devlet. İnşaatların AFAD, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na bağlı TOKİ tarafından yürütüldüğü dikkate alındığında bölgesel kartel ile kamu kaynaklarının azami paylaşımına dönük bir çimento-beton organizasyonu çetesi kurulmuş. Anlaşıldığı kadarıyla deprem illerindeki çimento ve hazır beton şirketlerinin kurduğu bu organizasyona, diğer il ve bölgelerdeki çimento ve hazır betoncular da ‘deprem illeri pazarına’ girmeyip katkı sağlamış. AKP iktidarında kamuya ait 20’den fazla çimento fabrikası özelleştirildi. 2004’te Uzan Grubu’na ait 9 çimento fabrikası TMSF tarafından iktidara yakın müteahhitlere, holdinglere satıldı. Çimentoda oluşan pazar tekelleri, bölgesel karteller şimdi deprem rantını bölüşmeyi hedefliyor. Cumhurbaşkanının açıklamasına göre, 6 Şubat depremi sonrası bölgeyi yeniden inşa etmek için 105 milyar dolar, (bugünkü kurla yaklaşık 3 trilyon TL) harcama yapılacak.  

TBMM’den geçirilen Acil Kentsel Dönüşüm Yasasıyla bu paylaşıma daha kapsamlı yasal kılıf hazırlandı. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki’nin önümüzdeki 2 yılda İstanbul’da 500-600 bin yeni konut inşa edileceğini açıklaması, Marmara ve Trakya’da olası çimento ve hazır beton kartelleşmesinin bugünden başlayabileceğini akla getiriyor!

İktidar; avukatlık, hakim ve savcılık, noterlik gibi hukuk mesleklerinde baraj sınavlı eleme sistemine hazırlanıyor. Avukat sayısındaki artış gerekçesiyle hukuk fakültesinden mezun olanlara staj sonrası avukatlık yolu kapatılarak sınav uygulaması getiriliyor. Bu hazırlıklar, hukuk devletine erişimin iyice zorlaşacağını gösteriyor!

İktidar yıllardır yeni anayasa, yargı reformu, hukuk reformu, insan hakları eylem planı vb. vaatlerle gündem oluşturuyor. Ancak gerçek tablo her alanda adalet ve yargı sistemindeki tahribatın arttığını, savunma hakkının zedelendiğini, yargıya güvenin yüzde 30’ların altına indiğini ortaya koyuyor.

İktidar, 2024’ten itibaren hukuk mesleklerine giriş için sınav ve elemeyle sicil ve notlama modeline hazırlanıyor. Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un açıklamalarına göre özellikle hukuk fakültesi ve mezun sayısının artması, avukat sayısındaki artışın hızlanması gerekçesiyle avukatlığa girişte kısıtlayıcı bazı önlemler getiriliyor. Hukuk fakültesi mezunları, Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavına tabi tutulacak. Bu sınavı geçenler avukatlık stajına, hakim veya savcılık sınavına girebilecek.  

Hukuk Fakültesi mezunları 2024’ten itibaren başlayacak Hukuk Mesleklerine Giriş sınavında başarılı olurlarsa hakim ve savcılık sınavına kabul edilecek. Sınav ve mülakatı kazandıktan sonra bir yıl Adalet Akademisi’nde eğitim ve ardından iki yıl kıdemli bir hakim veya savcının yanında hakim-savcı yardımcısı olarak kararlara imza atmaksızın görev yapacak. Avukatlık için de artık Hukuk Mesleklerine Giriş sınavında başarılı olup, yeterli puanı aldıktan sonra avukatlık stajına hak kazanılacak.  

Adalet Bakanı tüm bu eleme süreçlerini yargıda hakim ve savcıların mesleki niteliğinin yükseltilmesine ve özellikle avukat sayısındaki büyük artışa bağlıyor. Oysa, AKP ile-ilçe başkanlarını, milletvekili adaylarını mülakatla hakim-savcı atayan ve yargıyı siyasallaştıran kendileri. Yine ortak bir çalışma yürütülmeksizin iktidarın hedef ve beklentileri doğrultusunda bir hukuk-yargı-adalet sisteminin kurulması planlanıyor.  Her ile üniversite açmakla övünen iktidar şimdi hukuk fakültesi ve mezun sayısından, hukuk eğitiminin yetersizliğinden şikayetçi. Avukat sayısındaki artıştan yakınan iktidar baroları kontrolüne almak için 2020’de ‘çoklu baro’ yasasını çıkarttı. Ankara, İstanbul’da iktidara yakın barolar kuruldu. Kamu avukatları bu barolara üyeliğe zorlandı. Ancak kurdurulan 2. baroların üye sayısı siyasi baskılara rağmen Ankara-2. Baroda 2077, İstanbul-2. Baroda 2667’de kaldı. 2012’de 78 bin olan barolara kayıtlı avukat sayısı, 10 yılda 2022 sonunda yüzde 123 artışla 175 bin 533’e yükseldi. YÖK istatistiklerine göre Türkiye’deki kamu ve özel vakıf üniversitelerinde 81, diploması ülkemizde geçerli KKTC’deki üniversitelerde 15 olmak üzere toplam 96 hukuk fakültesi bulunuyor. Kontenjanları ise 16 bin.

Yargı ve savunmada ‘niteliği yükseltme’ görüntüsü altında getirilecek merkezi mesleğe giriş sınavı, sicil, puan sisteminin gizli hedefi, tümüyle eleme-engelleme amaçlı. Gerek yargıya gerekse avukatlığa girişteki baraj sınavıyla siyasi ayrıştırma ve seleksiyona gidilecek. Adalet ve yargıda siyasallaşma derinleşecek!       

AB Komisyonu’nun AB üyeliğine aday ülkelerdeki gelişmeleri, güncel durumu ve ilerleme süreçlerini ele alarak Liderler Zirvesi’ne sunduğu Yıllık İlerleme Raporu’nda Türkiye için ‘demokrasiden ve AB üyelik kriterlerinden hızla uzaklaşıyor’ tespitine yer verildi. Yargıtay’ın anayasa ve AYM kararını tanımayıp AYM üyelerine suç duyurusunda bulunması, AB’nin eleştirilerini teyit etti.

AB Komisyonu Raporu’nda; Türkiye’de demokratik kurumların, yargı ve hukuk sisteminin işleyişinde ‘ciddi eksikler ve derin bozulmalar’ olduğu, anayasadaki iktidar gücünün tek kişide merkezileşmesiyle denge ve denetleme mekanizmalarının işlemez hale geldiği, seçim dışında iktidarı denetleme olanağının kalmadığı vurgulandı. AB ile tam üyelik müzakereleri yürüten, üyeliğe aday ve adaylık başvurusunda bulunan 10 ülke arasında demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, anayasal hak ve özgürlükler vb. alanlarda en ağır tespit ve eleştiriler Türkiye için dile getirildi.

İlerleme raporunun Brüksel’de açıklanmasından beş gün önce Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, AB Dışişleri Bakanlarına Berlin’deki ‘AB Genişlemesi ve Reformu’ konferansında iktidarın Türkiye Yüzyılı ve demokrasi hamlelerine ilişkin 21 yıldır hayata geçirilmeyen vaatlerini anlattı. Türkiyesiz bir AB’nin dünyada stratejik güç olamayacağını Türkiye’nin tam üyeliğe alınmasının zorunlu olduğunu savundu. Ancak AB Komisyonu Türkiye İlerleme Raporu’nun açıklandığı gün Yargıtay’ın aldığı karar iktidarı ve Dışişleri Bakanı Fidan’ı açığa düşürdü. Anayasa Mahkemesi (AYM) kararını tanımadığını ilan eden Yargıtay, AB raporundaki ‘Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığından, hukuk devletinden söz edilemez’ tespitini teyit etti.  

AB raporunda, başkanlık sistemindeki yapısal ve kurumsal bozulmanın sürdüğü uyarısına yer verilirken, 14 Mayıs seçimlerine de dikkat çekiliyor. 

Medya özgürlüğünün olmadığı, haberlerin 'tek taraflı’ verildiği, adayların eşit şartlara sahip olmamasının iktidara haksız bir avantaj sağladığı kaydedildi. Anayasa değişikliğiyle tüm iktidar mekanizmasının Cumhurbaşkanında merkezileştiği, yürütme, yasama, yargı arasında kuvvetler ayrılığının sağlanamadığı vurgulanan raporda, ‘etkin olmayan denge denetleme sistemi yüzünden yürütme organının demokratik yollardan denetlenemediği eleştirisinde bulunuldu.

Raporda; iktidarın yargıyı kullanarak muhalefeti ve tek tek muhalif siyasetçileri hedef alıp etkisizleştirmeyi yaygın hale getirdiği, muhalefet partilerine üye belediye başkanlarına baskı kurularak yerel demokrasinin zayıflatıldığı dile getirildi.  

Avrupa Konseyi’ne bağlı Venedik Komisyonu’nun Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemine, demokrasiyi geliştirmeye dönük tavsiyelerinin dikkate alınmadığına ve Aİ HM yargı kararlarının uygulanmadığına işaret edilen AB İlerleme Raporu’nda; yolsuzlukla etkin mücadele için yasal düzenleme tavsiyelerinin uygulanmadığı, düşünce-ifade ve toplantı özgürlüklerinin kısıtlandığı vurgulandı. İktidar, tüm bu eleştirileri reddettiğini ilan etse de gerçekler gizlenemiyor!

Bireysel kredi kartı harcamaları yüzde 122, kart borçları yüzde 180 arttı. Kart borcu ve harcamalarının katlanarak sürmesi, geniş kesimlerin çaresizlik içinde gelecekteki gelirlerini tüketmeye mecbur kaldığını sergiliyor. Yakın dönemde milyonlarca kişi bankaların yasal takip, icra ve hacizleriyle karşı karşıya kalacak!

Türkiye Bankalar Birliği (TBB), Bankalararası Kart Merkezi’nin (BKM) geçen hafta açıkladığı Ekim 2023 verileri; bireysel kredi kartı borçlarının yükselen faizlere rağmen büyük bir hızla artmaya devam ettiğini,

BKM’nin açıkladığı rakamlara göre, kredi kartı borçluluk oranı geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 180 artış gösterdi. Merkez Bankası’nın (MB) ekim ayındaki son faiz artışı kararıyla kredi kartı aylık faiz oranı yüzde 3,66’ya yükseldi. Kart komisyonu ve Banka Sigorta Muameleleri Vergisi (BSMV) ile bu aylık faiz oranı yüzde 4,5-5 düzeyine ulaşıyor.  

Kredi kartı harcamaları ve borçlarına uygulanacak yıllık bileşik faiz 1 Kasım’dan itibaren yüzde 65-70 düzeyine yükseldi. 

BKM verilerindeki vahim rakamlar, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) verilerine de yansıdı. BDDK 27 Ekim haftası verilerinde kredi kartı borçları 10 ayın sonunda 991,9 milyar TL düzeyiyle 1 trilyon TL sınırına yaklaştı.  

Kart borçlarının yüzde 180 artması, geniş toplumsal kesimlerin çarpıcı bir gelir yetersizliği içinde yaşam mücadelesi verdi ini sergiliyor. 

BKM ve BDDK’nın iller bazındaki kart borçluluk oranları bu tabloyu teyit ediyor. Kart borçluluğu oranı yoksul ve geri kalmış illerde, yüzde 180 olan ortalama oranın çok üzerinde. Hakkari’de bireysel kredi kartı borçluluk oranındaki artış yüzde 230 olurken, Şanlıurfa’da yüzde 238, Kilis’te yüzde 228, Diyarbakır’da yüzde 243.

Ülke genelinde bireysel kart borçlarındaki 10 aylık artış 81 ilin 14’unde yüzde 200’u n u zerinde. Kalan illerde ise yüzde 150-200 arasında. Bireysel kredi kartı sahiplerinin yüzde 83'ünun borcu 10 ayda 2,5 kat arttı. 

Eylülde kredi kartı sayısı 112,7 milyon, banka kartı (ATM) sayısı 184,4 milyon, ön ödemeli kart sayısı 84,5 milyon olurken, bu kartlarla yapılan harcamaların bir aylık toplam tutarı 807,7 milyar TL. Geçen yılın eylül ayına kıyasla kredi kartı sayısı yüzde 18, banka kartı yüzde 12, ön ödemeli kart sayısı yüzde 28 artış gösterdi. Kartlı harcamalarda kullanılan üç tür kartın toplam sayısı 381,6 milyon adete ulaştı. Bu tablo bireysel kart sahiplerinin birden fazla karta sahip olduğunu, kartlar arası aktarma yoluyla harcamalarını gerçekleştirdiğini gösteriyor.  

Yükselen faizlerle ekim ve kasım aylarında daha da kabaracak kart borçları ve kart harcamalarıyla ilgili rakamlar, yakın gelecekte milyonlarca kart sahibinin borçlarını çevirmekte zorlanacağının sinyallerini veriyor. Şimdiden 12 milyar liraya çıkan yasal takipteki kart borçları, ilerleyen günlerde ülke genelinde kitlesel yasal takip-icra haciz tablosuyla karşı karşıya kalınacağını gösteriyor.

Ekimde aylık Dış Ticaret Açığı 6 milyar doları aşarken, on aylık açık 94 milyar dolara yükseldi. En büyük ihracat pazarı AB’deki daralmanın olumsuz etkisi büyüyor. AB’nin Hindistan ile imzaladığı Serbest Ticaret Anlaşması, AB’ye ihracatın gerilemesini hızlandıracak!

İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) her ay açıkladığı imalat sanayii ihracatına yönelik İhracat İklim Endeksi (İİE) ekim ayında da 50 puanlık eşik değerin altında kalarak, üç ay art arda gerilemeye devam etti. İhracat iklimindeki sert bozulmayı işaret eden İİE verilerindeki zayıflama, özellikle Türkiye’nin öncelikli ve ağırlıklı ihraç pazarı AB ülkelerindeki daralmadan, ekonomik büyümenin yavaşlaması ve talebin duraklamasından kaynaklandı.

Bir yılı aşkın süreden bu yana ciddi bir darboğaza giren önemli ihraç kalemlerinden tekstil ve hazır giyim ihracatındaki sert düşüşler, AB ile Hindistan arasında imzalanan Serbest Ticaret Anlaşması’nın (STA) ardından çok daha derin bir çöküşle karşı karşıya kalabilir. Daha önce Bangladeş ve Vietnam menşeli tekstil-konfeksiyon ihracatının rekabetiyle karşı karşıya kalan Türk ihracatçılar şimdi imzalanan STA ile AB pazarlarına sıfır gümrükle giriş kapısını aralayacak olan Hint tekstil ürünlerine karşı daha ciddi kayıplar yaşayabilir. AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı STA’lar Gümrük Birliği Anlaşması nedeniyle doğrudan Türkiye pazarını da bu ülkelere açarken, Türkiye’nin aynı imkândan yararlanabilmesi ise Hindistan ile STA imzalamasına bağlı.

Ticaret Bakanlığı ekimde aylık 6,7 milyar dolar olan dış ticaret açığının ocak-ekim dönemindeki 10 aylık toplamının 94 milyar dolara yükseldiğini açıkladı. İhracat ocak-ekim döneminde yüzde 0,3 artışla 210,8 milyar dolar olurken, ithalat yüzde 1,2 artışla 304,3 milyar dolara tırmandı. Ekim sonunda yıllık dış ticaret açığı ise 120,3 milyar dolara yükseldi. Orta Vadeli Program’da (OVP) 2023 sonu için hedeflenen yıllık dış ticaret açığı 82,3 milyar dolardı. Daha şimdiden bu hedef, yaklaşık 40 milyar dolar aşıldı.

İmalat sanayii ihracat iklimindeki zayıflamanın en belirgin göstergelerinden birisi, imalat sektörü ihracatının en büyük 10 pazarından 7’sinin yer aldığı Avrupa ülkelerinde gözlenen sert gerileme. İmalat sektörünün Avrupa’daki öncelikli 7 pazarından sadece İspanya’da değişim yaşanmadı. Diğer 6 Pazar ülkeden İngiltere’deki daralma üçüncü aya, Almanya’da dördüncü aya girdi. İtalya ve Fransa’ya dönük imalat sektörü ihracındaki gerileme ise beşinci aya ulaştı. Dış ticarette ihracat iklimindeki zayıflamadan fazla olumsuz etkilenmeyen iki pazar ise ABD ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olarak görünüyor. Buna karşılık Hindistan, başta Avrupa olmak üzere, dünya pazarlarında da ekim ayında en güçlü ihracat performansı sergileyen rakip ülkelerin başında geliyor.  

Seçim sonrası göreve getirilen yeni ekonomi yönetimi rasyonel politikalara geçiş söylemiyle birlikte ‘üretim-ihracat-istihdam’ artışına dayalı bir ekonomik modeli hayata geçireceğini ilan etti. Ancak u ç aydır gerçekleşen tablo üretimde düşüşü, ihracatta yavaşlama ve gerilemeyi işaret ediyor. Buna bağlı olarak istihdamda ciddi bir artış sağlanması güç, hatta olanaksız görünüyor.

Bankaların ticari kredilerindeki dağılımın sergilediği finansal eşitsizlik tablosu, Doğu-Güneydoğu ve Karadeniz bölgelerinin ekonomik çöküşünü teyit ediyor. Ticari kredilerinin yaklaşık yüzde 50’si İstanbul ve Marmara bölgesine giderken üç bölgedeki 41 ilin kredi pastasındaki payı yüzde 12’yi ancak buluyor. Uygulanan ‘seçici kredi’ politikasıyla üç bölgede finansal yoksullaşmanın derinleşmesi kaçınılmaz görünüyor.

Ekonomi yönetiminin parasal sıkılaştırma, faiz artışıyla maliyeti yükselterek kredi talebini geriletme ve seçici kredi politikasıyla ticari-yatırım kredilerini kontrol etme stratejisi iller ve bölgeler arasındaki finansal erişim eşitsizliğini hızla derinleştiriyor. İktidarın seçim dönemlerinde ve zaman zaman ekonomide yapay canlanma için kamu bankaları üzerinden devreye koyduğu milyarlarca liralık düşük faizli kredi kampanyalarında dağıtılan paraların yatırıma, üretime değil döviz-altın stoklamaya, lüks konut ve araç alımlarına gittiği Merkez Bankası (MB) tarafından açıklandı. Ekonomi yönetiminin değişimi ardından uygulamaya konulan faiz ve para politikalarıyla krediye erişim zorlaştırılırken, bankalara getirilen ek yükümlülüklerle de kredilerde seçicilik sürecine girildi. MB’nin ‘seçici kredi’ stratejisinde öncelik ihracata verilmesine karşın dış ticaretteki tablo bu amacın gerçekleşmediğini gösteriyor. Eylül 2023 itibarıyla banka kredilerinin bölgesel dağılımına bakıldığında Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinin kredi pastasında en dipte ve ağır bir finansal yoksulluk içinde olduğu görülüyor. Bankacılık sektörünün toplam kredi hacmi eylül sonu itibarıyla 10 trilyon 871 milyar 943 milyon TL. Bu kredilerin yüzde 47’sini oluşturan 5 trilyon 9 milyar liralık kısmı İstanbul ve Kocaeli’nin yer aldığı Marmara Bölgesine gitmiş. İç Anadolu yüzde 19,5 pay ve 2,1 trilyon lira ile ikinci sırada bulunurken, 1,1 trilyon TL ve yüzde 11 payla İzmir’in başını çektiği Ege Bölgesi üçüncü durumda. Antalya, Mersin, Adana’yı da kapsayan Akdeniz bölgesinin kredi pastasındaki payı yüzde 9,8 ve kredi tutarı 1 trilyon 67 milyar lira. Finansal eşitsizliğin en yoğun yaşandığı, krediye erişimin adeta olanaksızla başa baş noktada olduğu diğer üç bölgede ise durum çok vahim. 81 ilin 41’inin yer aldığı Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Karadeniz bölgeleri finansal yoksulluk ve finansal eşitsizliğin en derin şekilde gözlendiği üç bölge. Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Mardin, Siirt, Şanlıurfa ve Şırnak’ın bulunduğu Güneydoğu Anadolu’nun bankaların dağıttığı kredi toplamı içindeki payı sadece yüzde 5,4 alınan krediler ise 590 milyar TL.  Artvin, Rize, Bayburt, Trabzon, Gümüşhane, Giresun, Ordu, Tokat, Amasya, Samsun, Sinop, Çorum, Kastamonu, Bartın, Karabük, Zonguldak, Düzce ve Bolu olmak üzere 18 ili kapsayan Karadeniz Bölgesine verilen krediler 545 milyar TL tutarında ve toplam kredi hacminin yüzde 5’i düzeyinde. Elazığ, Erzincan, Erzurum, Malatya, Tunceli, Kars, Iğdır, Ardahan, Van, Bingöl, Hakkari, Bitlis, Ağrı ve Muş'u kapsayan Doğu Anadolu Bölgesi ise yüzde 2,3’lük pay ve 251 milyar TL krediyle en dipte.  

6 Şubat depremini yaşayan illerin büyük kısmının yer aldığı Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin kredi payı, bu bölgelerin ekonomisinde aynı zamanda bir finansal depremin yaşandığını sergiliyor. Üç bölgedeki finansal eşitsizliğin, uygulanan seçici kredi politikasıyla daha da derinleşmesi kaçınılmaz ğö ru nu yör.

Çiğ süt fiyatına 3 TL zam yapılırken, bu artış marketlerdeki süt ve süt ürünlerinin fiyatlarına da yansıtıldı. Ulusal Süt Konseyi’nin (USK) enflasyonun altında baskılamaya çalıştığı çiğ sütün yüzde 40 zamlanması, peynir, tereyağı, yoğurt vb. tüm süt ürünlerinin fiyatlarında ciddi artışları beraberinde getirecek!

Türkiye Gıda Dernekleri Federasyonu (TGDF) tarafından aylık olarak yayınlanan Gıda Ürünleri Dış Ticaret Bülteni’ne göre bu yılın ocak-eylül döneminde 9 aylık tarım ve gıda ürünleri ithalatı 16,8 milyar dolar oldu. Sadece eylül ayında başta Brezilya, Uruguay ve Çekya olmak üzere çeşitli ülkelerden yapılan canlı sığır ithalatına ise 126,8 milyon dolar ödendi. Tarım, gıda ve yiyecek-içecek sektörünün ihracatı 9 ayda yüzde 5,3 artarken, aynı dönemde ithalattaki artış yüzde 9 oranında gerçekleşti. Diğer deyişle yılbaşından bu yana dokuz ayda tarımsal-hayvansal ürünler ve gıda maddelerinde yerli üreticinin desteklenmesine ayrılabilecek yaklaşık 17 milyar dolar yurt dışındaki üreticilere aktarıldı.  

Dokuz ay tarım ve gıda ürünleri ithalatında yüzde 25,5 ile en büyük pay hayvan yemine ait. Besicilik sektörünün yem ihtiyacı için yapılan ithalata 4,3 milyar dolar ödendi. Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) 1 milyon 200 bin süt hayvanının maliyetler yüzünden kesime gönderildiğini açıklarken, bu süreç çiğ süt üretiminin düşmesini, çiğ süt arzındaki yetersizlik nedeniyle süt ve süt ürünlerinin fiyatlarında olağanüstü artışlara gidilmesini beraberinde getirdi.

Ulusal Süt Konseyi (USK) uzun süre iktidar talimatıyla çiğ süt fiyatlarını baskılamaya, fiyatları artırmamaya çalışsa da süt piyasasında oluşan resmi ve reel fiyatlar arasındaki makas hızla açılınca çiğ süt fiyatına zam yapılmak zorunda kalındı. USK’nin son olarak 10 TL’ye çıkarttığı çiğ sütün litre fiyatı piyasada 12 TL’den işlem görürken, geçen hafta süt üreticileri sektör temsilcileri çiğ sütün litre fiyatına yüzde 40 oranında zam yaparak 12 TL’den 15 TL’ye yükseltti. Kaliteli yağlı süte yüzde 10 prim ödemesiyle birlikte peynir, tereyağı, yoğurt vb. üretiminde kullanılan sütün litre fiyatı 16,50 TL düzeyine ulaşıyor.

Çiğ süte yapılan yüzde 40 oranındaki zam market zincirleri tarafından raflardaki süt ve süt mamulleri fiyatlarına asgari litre ve kiloda 2,5 TL artış olarak hemen yansıtıldı. Bu artışın önümüzdeki günlerde daha da yükselmesi, süt ve süt ürünlerinde daha yüksek satış fiyatları oluşması söz konusu. Halen marketlerde farklı markaların inek ve koyun peynirlerinin kilo fiyatı yağ oranı ve türüne göre 97-293 TL arasında değişiyor. Bazı ürünlerde 300 TL’yi aşan fiyatlar söz konusu. Market zincirlerinin kendi markalarıyla ürettirdiği peynirlerde ise en düşük fiyat 60-75 TL arasında değişiyor.  

En düşük emekli aylığının 7500 TL, asgari ücretin 11 bin 400 TL, açlık sınırının 14 bin, yoksulluk sınırının 45 bin TL olduğu bir geçim ortamında yetersiz beslenme sorunu çök ciddi boyutlara ulaşacaktır. Milyonlarca çocuğun beslenme çantası boş ya da sadece kuru ekmek bulunurken, sut, peynir gibi en temel gıdalardan yoksun kalmaları, iktidarın aymazlık ve vurdumduymazlıkla uyguladığı ekonomi, tarım, hayvancılık politikalarının acı ve yakıcı sonucudur.

ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken'ın, Türkiye'yi de kapsayan bölge ülkelerine ziyaretlerinde Filistin sorunu ve Gazze’deki savaşın durması konusunda bir sonuç çıkmadı. İsrail’in, çatışmalara ‘insani ara’ verilmesi ya da ateşkes için yapılan tüm çağrılara yanıtı olumsuz oldu. İsrail ordusu bombardımanlarını sürdürüyor. 

Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırılarıyla başlayan Gazze savaşında bir ay geride kalırken, İsrail ordusunun (IDF) karşı harekatında hayatını kaybeden Filistinli sivillerin sayısı 11 bine ulaştı. IDF son bir haftada hava bombardımanlarının desteğiyle hızlandırdığı kara harekatıyla Gazze kent merkezine girerek, Gazze şeridini ortadan ikiye bölecek şekilde kuvvetlerini konuşlandırdı. Baştan itibaren Gazze’nin İsrail yerleşimlerine yakın kuzey bölgesini boşaltmayı hedefleyen IDF, bu planlarını büyük ölçüde gerçekleştirdi. Evlerini terk etmeye zorlanan yüz binlerce Gazzeli-Filistinli IDF’nin kontrol ve gözetiminde beyaz bayraklarla oluşturdukları konvoylarla güneye doğru göç ediyor.

Gazze’nin kuzeyini boşaltarak insansız bir bölge oluşturmayı, Hamas’ı yeraltı tünellerinden sahaya çıkartıp imha etmeyi hedefleyen IDF, son yaptığı açıklamada boşaltılan bölgelerdeki yeraltı sığınaklarında Hamas güçleri ile bazı Hamas liderlerinin kuşatma altına alındığını duyurdu. İDF birlikleri Gazze’deki kontrol alanlarını genişletirken, Gazze’yi ikiye bölen planları ve kalıcı işgal ihtimali dünyada endişeyle izleniyor. Pek çok ülke Netanyahu yönetimine Gazze’yi bölmemesi, işgal harekatına girişmemesi yanında çatışmalara insani ara verilmesi ya da ateşkes ilan edilmesi yönünde çağrılarda bulundu. Netanyahu yönetimi Hamas’ı tamamıyla yok etmeden ateşkesin söz konusu olamayacağını dile getirerek çağrılara olumsuz yanıt verdi. Başbakan Netanyahu Gazze’yi İsrail yönetimine almak gibi bir düşüncelerinin olmadığını ancak Hamas’ın da Gazze’yi yönetmesine izin vermeyeceklerini ilan etti.

ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken’ın Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile görüşmesinden sonra yapılan açıklamada ABD ve Türkiye’nin Filistin sorununda iki devletli çözüm için görüş birliğinde oldukları dile getirildi. ABD tarafı Gazze’ye insani yardım için çatışmalara kısa süreli insani ara önerirken, Türkiye sürdürülebilir ateşkes görüşünü savunduğu için ortak bir noktaya varılamadı. Gazze’de Hamas sonrasına dönük yönetim modelinin görüşmelerde ele alındığı vurgulanırken, bu konuda da uzlaşıya varılamadı. ABD’nin Gazze’deki 2,5 milyon Filistinlinin Türkiye, Mısır, Ürdün, Suriye, Suudi Arabistan gibi bölge ülkelerine yerleştirilmesi planını önerdiği medyaya yansıdı. Nitekim Ürdün ve Mısır tedavi amaçlı yaralı siviller dışında Gazze’den kimseyi kabul etmeyeceklerini açıkladılar. Savaşın yayılması olasılığını ortaya çıkaran bu tepkiler üzerine ABD Dışişleri Bakanlığı; ‘Gazze'nin İsrail tarafından yeniden işgal edilmesine karşıyız’ açıklamasını yapmak zorunda kaldı.  

Ancak Netanyahu başkanlığındaki aşırı sağcı-radikal ve fanatik Siyonist hükümetin Gazze’yi ikiye bölme, kuzeyi boşaltma, Filistinlileri güneye sürme operasyonları sürüyor. Bu tablo; Netanyahu’nun tüm dünyayı karşısına alma pahasına Filistinlileri göçe zorlayarak Gazze’yi boşaltma amaçlı askeri bir çılgınlığa girişmesi ihtimalinin, göz ardı edilmemesi gerektiğini akla getiriyor.

Avrupa Birliği’nin (AB) Bakanlar Kurulu konumundaki AB Komisyonu, aralık ayındaki AB Liderler Zirvesi’ne sunulmak üzere hazırladığı aday ülkelerle ilgili ilerleme raporunda; Ukrayna ve Moldova ile katılım müzakereleri başlatılmasını, Gürcistan’a adaylık statüsü verilmesini önerdi.

AB Komisyonunun üç ülkeyle (Ukrayna, Moldova, Gürcistan) ilgili tavsiyelerinin liderler zirvesinde onaylanarak sürecin kesinleştirilmesini öngörmek olanaklı. Geçen yıl şubat ayında başlayan Rusya-Ukrayna savaşının hemen öncesinde Ukrayna ve Moldova Devlet Başkanları tam üyelik başvurusunda bulunarak süreci başlatmışlardı. Gürcistan ise daha sonra AB’ye üyelik girişiminde bulunmuştu.  

Ukrayna ile AB arasında 2013-2014 yıllarında gündeme gelen üyelik girişimi, AB ile protokol imzalama aşamasında Rusya’nın karşı çıkması üzerine dönemin Rusya yanlısı Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç tarafından askıya alındı. Halkın bu karara tepkisiyle ülke çapında yayılan ve ‘Turuncu devrim’ olarak adlandırılan protestolar sonrası Devlet Başkanı Yanukoviç Rusya’ya kaçmak zorunda kaldı. Moldova ve Gürcistan’da da o dönemde benzer şekilde süreçler yaşandı. Rusya’nın girişimleri ve operasyonlarıyla batı ve AB yanlısı yönetimler düştü. Şimdi Ukrayna savaşı nedeniyle güç kaybettiği değerlendirilen Rusya’ya karşı, üç ülkede AB ve batıyla yakınlaşma girişimleri tekrar gündeme geliyor.  

2022’de Ukrayna’nın NATO üyeliğinin gündeme gelmesiyle artan Batı-Rusya gerilimi geçtiğimiz yılın şubat ayında Rusya’nın Ukrayna’ya başlattığı harekât ile farklı bir aşamaya geçti. NATO üyeliği yanında AB üyeliğine de yeniden başvuran Ukrayna, Moldova ve Gürcistan’ın bu hamleleri, aralık ayındaki AB liderler zirvesinde katılım müzakerelerine başlama ve üyeliğe adaylık açısından kesinleştirilmiş olacak.

AB Komisyonu’nun Ukrayna, Moldova ve Gürcistan ile ilgili ilerleme raporunu açıklayan AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Ukrayna’nın Rusya ile ağır bir savaş süreci yaşamasına rağmen AB’ye katılabilmek için demokratikleşme reformlarını yapmaya devam ettiğini, bu adımların ‘övgüye değer’ olduğunu ifade etti. AB Komisyonu Avrupa’nın en yoksul ülkeleri arasında yer alan Moldova’nın Rusya tarafından istikrarsızlaştırılmaya çalışıldığını,     buna    rağmen

AB’ye üyelik için çok önemli demokratikleşme reformları yaptığını vurguladı. Gürcistan Cumhurbaşkanı Salome Zurabişvili, demokratik reformları hızla hayata geçireceklerini ilan etti. AB Komisyonu aday ülkelerden Bosna-Hersek ile de bazı ilerlemeler sağlanması halinde katılım müzakerelerinin başlatılmasını desteklediğini açıkladı.  

Liderler zirvesinde Bosna-Hersek konusunda somut bir karar beklenmiyor. AB’nin Rusya ile sorunlu ve gerilimli üç ülkeyi üyelik surecine dahil etmeye girişmesi, Doğu Avrupa, Kafkasya ve Karadeniz’de yeni gerilimlerin fitilini ateşleyebilir. NATÖ tarafından kuşatılmak istendiğini ö ne sürerek Ukrayna’ya operasyon başlatan Rusya, AB’nin siyasi ve ekonomik kuşatma adımlarına yeni karşı hamlelerde bulunabilir.

Etiketler
  YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  DİĞER SİYASET Haberleri
HABER ARŞİVİ
GAZETEMİZ
Tüm Anketler
Web sitemize nasıl ulaştınız?
BİZİ TAKİP EDİN
  • YUKARI